Yeşim Arslan; Türkiye’de Suriyeli Olmak

 

Akyanaklı Arap Bülbülü, savaştan önce Suriye’de Fırat nehri üzerinde Deyrizor şehrinde yaşıyormuş, ama 2012’den beri Şanlıurfa’nın Birecik ilçesi civarında sığınmacı olarak yaşıyor… İlk sığınmacı kuş o da değil, Irak Yedikardeş kuşu da Körfez Savaşı’ndan kaçarak sığınanlardan…

Mağara insanları ilk kez kendilerini savunmak için taş atmaya ve düşmana karşı ağaçları kesmeye başladıkları zaman, doğa da savaşın önemli bir öğesi oldu. Asırlar sonra Roma İmparatorluğu ve Asur Orduları da düşmanı etkisiz hale getirmek için, buğday tarlalarına tuz serperek tarlalarını verimsiz hale getirip kuraklaştırmanın, küçümsenmeyecek bir savaş taktiği olduğunu çoktan biliyorlardı.

Daha demokratik bir yaşam isteğiyle, 2010 yılında, Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinde başlayan Arap Baharı ile hasıraltı edilen birçok sorun gün yüzüne çıkmış, otoriter rejimler tartışılır hale gelmiş, mezhep çatışmaları ve ayaklanmalar başlamıştı.

Suriye’de, 2011 Mart’ından beri devam eden iç savaş bu sürecin bir parçası.

Suriye’de etnik bölünmüşlüğün yanı sıra, mezhepsel bir ayrışma da görülmekte. Nüfusun %60’ı Arap-Sünni, %12’si Arap-Alevi, %9”u Kürt-Sünni, %9’u Ortodoks-Hırıstiyan, %4”ü Ermeni-Hristiyan, %3’ü Arap-Dürzi, %2’si Arap-İsmailli, %1’i Türkmen-Sünni ve diğerlerinden oluşmakta. Ülkede çoğunlukla Araplar olmak üzere Türkler, Ermeniler ve Kürtler yaşamakta. Arapların bir bölümü Nusayri denen Arap Alevilerden oluşurken, büyük bölümü Sünni Araplardan oluşmakta. Arapların az bir bölümü Dürzilik denen ayrı bir inanca mensup. Kürtler, Türkmenler ve Arap-Sünniler ülkenin en fakir etnik grupları. Ticareti elinde tutan Hristiyanlar ve Dürziler ile idari yapıyı elinde tutan Nusayriler daha zengin. Araplar, Türkmenler ve Kürtler yaşanan kuraklık ya da gıda fiyatlarındaki artış karşısında rejime karşı daha öfkeli ve hoşnutsuz. Ülkenin tek geçim kaynağının tarım olması nedeniyle, tarımda yaşanan sorun, zaten gergin ve ayrışmış olan toplumda, baskı rejiminin neden olduğu hoşnutsuzluk ile birleşerek daha büyük toplumsal çatışmalara neden oluyor. (Suriye’deki İç Savaşın Çevresel Kökenleri/ Mithat Arman KARASU/ Doç. Dr., Harran Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Osmanbey Kampüsü, Şanlıurfa/Türkiye / Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, Cilt 26 Sayı 3, Temmuz 2017, s. 69-89.)

1971 yılından beri Suriye’yi baskılarla, şiddetle yöneten Esad ailesi, 2010 yılında Dera’da başlayan ayaklanma karşısında aldığı sert önlemler ile iç savaşın fitilini ateşlemiş…

İç savaşın patlak vermesinde Suriye’nin kıt doğal kaynakları, bu kaynakların toplum içinde adil olmayan bölüşümü, ülkenin bölünmüş etnik ve dini yapısı ile tarıma dayalı zayıf ekonomisi olduğunu söylemek zor değil.

Ülkedeki baskı/OHAL rejimi, iç savaşın önemli nedenlerinden birisi. 1973 yılından bu yana OHAL ile yönetilen ülkede, insan hakları ihlal edilmiş, işkence ve siyasi cinayetler günlük hale gelmiş, binlerce insan ya ölmüş ya sürgüne gönderilmiş ya da kaybolmuş.

Böyle bir ortamda 19 yıl önce Türkiye’ye gelen Muhammed Salih Ali, geldiği dönemi şöyle anlatıyor;

– Savaş vardı, ama belli bir savaş yoktu, gizli bir savaş vardı. Soldan korkuyoruz, yoldaşlık kalmamış.

Muhammed Salih Ali, İzmir’de Suriyelilerin yoğun olarak yerleştikleri Basmane Hatuniye Camii yakınlarında bulunan, İzmir Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği’nin başkanı. Türkiye’ye geliş öyküsünü kendi ağzından dinleyelim;

– Pasaportla gelmedim, kaçtım. 12 sene kimliksiz, isimsiz, adressiz kaldım. Geldim, iş yok, para yok, dil yok… Geldim ne yapacağım, elektrikçi oldum, biliyor muyum, bilmiyorum. Dil yok, gidiyorum evlere, önce bakıyorum ne var, kontrol ediyorum, sonra gidiyorum malzeme alıyorum. Malzeme alırken diyorlar, Türkçe bilmiyor, girsin alsın, bakıyorum, alıyorum, tekrar gidiyorum, işi yapıyorum.

12 seneden sonra, olaylardan sonra yürüyüşe katıldım, çünkü ihtiyaç vardı. Rejim zayıf oldu, pasaport aldım, oturma aldım. Resmi olarak 2011’de Türkiye’ye giriş yaptım. 2011’de Muhammed Salih Ali Türkiye’de bir adam oldu.

Dernek kurulmadan önce STK’larda çalışmaya başladığını söyleyen Muhammed Ali Salih, dernekleşme sürecini ise şöyle anlatıyor;

Dernek kurmaya ihtiyacım vardı, nefsimi doldurmak gerekiyordu, manevi olarak, yardım olarak. Acı çektim, gelenler de acı çekmesin istedim. Bir adam düşün ağaçtan düşmüş, bana ağaçtan düşeni getir demiş, o misal.

Suriyelilerden birkaç genç ile dernek kurduk, Suriye Gençlik Topluluğu diye, ama resmi değil. Ani/acil yardımlar yapıyoruz. Ben gidiyorum Kızılay’a, kamyonet var bir tane, alıyorum yardımları, hamal hazır, gençler hamallık yapıyor, dağıtıyor.

Bir de biraz siyaset biliyorum, diyorum Konak’tayız, onlarca Suriyeli genç geliyor, Suriye rejimi aleyhine slogan atıyoruz. Hepsi Arapça biliyor, bir ben Türkçe biliyorum.

Polis biliyor beni, bu böyle olmaz dedi. Tüzük olması gerek, resmi dernek olması gerek. Siyaset biliyorum biraz, ama yazdığımız tüzük kaç kez geri çevrildi. İHD’den bir adamla tanıştık tesadüf, ben hallederim dedi, 6 maddelik bir tüzük hazırladık. 2013’te resmi olarak dernek olduk, basın açıklaması yaptık.

2013 yılında, İHD’nin destek vererek hazırladıkları tüzükle kurulan, İzmir Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği, acil yardım ihtiyaçları dışında, entegrasyon sürecini kolaylaştırmak amacıyla Suriyeli kadın ve çocuklara yönelik bireysel hukuk danışmanlığı ve dil kursları gibi destekleyici çalışmalar yürütüyor.

Muhammed Salih Ali, şu anda bu çalışmalar kapsamında, 100 çocuğun destek aldığını, dil öğrenen 10 Suriyeli kadının da hastanelerde çevirmenlik ve hasta bakıcılık yaptığını belirtiyor. Ayrıca derneğin Suriyeli Kadınlar ve Çocuklar İçin Uluslararası Kadın ve Sağlık Birliği (WAHA) ve Konak Belediye Kadın Güçlendirme, Konak Kent Konseyi Mülteci Komisyonu ile dayanışma içinde olduğunu söylüyor.

2011’den bu yana yaklaşık 5 milyon Suriyelinin evlerini terk ederek mülteci durumuna düştüğünü belirtiliyor.

Ülkesinde de çoğunluğu yoksulluk içinde yaşayan Suriyeliler için, yerinden edilmeyle birlikte vatansız, kimliksiz, dilsiz bir “yeni yaşam” başlıyor…

İzmir Basmane’deki Hatuniye Camii yakınları bu yeni yaşamın adreslerinden biri.

Semira Salih’i orada gördüm. Cami arkasındaki parkta yardım için bekleyen onlarca kadından bir tanesiydi. Fotoğraf makinesini görünce beni neredeyse evine sürükledi, evinin fotoğraflarını çektirmek için. Yaz diyor, evimde hiçbir şey yok. Sıcak havalarda, soğuk su için pet şişeleri ıslak bezlere sardığını anlatıyor.

Bazen komşular yardım ediyor diyor ama her zaman değil. İki çocuğu var, 12 ve 13 yaşlarında, tekstilde çalışıyorlar, ama “artık dayanamıyoruz anne” diyorlarmış. Kocası var ama çalışmıyor. Samira, kocasının lokanta açtığını, ama bir adamın paralarını alıp kaçtığını anlatıyor.

Muhammed Salih’e soruyorum baba veya anne neden çalışmıyor. Kadınlar çalışamıyor diyor Muhammed Salih, çünkü çok çocuk istiyorlarmış, erkekler iş bulamıyor. İş çocuklara düşüyor. Genellikle tekstilde, terzi ya da berber yanında çalıştıklarını söylüyor çocukların.

Yerlerinden edilen Suriyeli mülteciler, gittikleri ülkelerde önemli sorunlarla karşılaşmakla birlikte, önemli sorunlara da neden olmakta. Suriyelilerin ani göçü, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunları da beraberinde taşıyor. Uyum sorunu, işsizlik, artan gıda ve kira fiyatları, zaman zaman Suriyelilere karşı toplumsal bir öfkeye dönüşmekte.

Esad rejimine karşı ayaklanmaya öncülük eden, çoğunlukla Sünni-Arapların yaşadığı, İdlip, Rakka, Humus, Hama ve Halep savaşta en ağır bombardımana ve Suriye ordusunun saldırısına uğrayan kentler. Savaştan önce yaklaşık 6 milyon insanın yaşadığı Halep, Suriye’nin en büyük kentlerinden biri.

Ahmet Cundi ve Nesrin Mustafa, savaştan önce Halep’te yaşıyorlarmış. Önce Halep’ten Kamışlı’ya, Kamışlı’dan İzmir’e gelmişler, yaklaşık 5 yıldır İzmir’deler.

Ahmet Cundi Halep’te kendi işyeri olduğunu, iyi bir hayatlarının olduğunu söylüyor. Grafiker, ayrıca şiir yazıyor. Bu yıl İstanbul Kitap Fuarı’na da katılacak olan kitabı, “Belirsizlik” Kil Yayınevi’nde Arapça olarak basılmış, Türkçe baskısının yakında yapılacağını söylüyor.

Nesrin Mustafa, Suriye’de güzel sanatlar eğitimi almış, eşinin iş yerinde kıyafet dizaynı yapıyormuş. Ayrıca parça başı heykel de yaptığı oluyormuş.

Ahmet, burada Menemen’de çalıştığını söylüyor. Nesrin, parça başı heykel yapmaya burada da devam ediyor. Ayrıca evde resim yapıyor, 2017 yılında İzmir Konak Kent Konseyi’nin düzenlediği “Sanata Sığınan Mülteciler” resim sergisine katılmış.

Ahmet Cundi, Konak Kent Konseyi Mülteci Meclisi ve Konak Kent Konseyi Eşitlik Meclisi üyesi.

Sohbeti daha çok Ahmet Cundi ile sürdürüyoruz, çünkü daha iyi Türkçe biliyor, Nesrin’in söylediklerini zaman zaman bize çeviriyor.

Sohbete, “Türkiye’de Suriyeli olmak nasıl bir şey” diye başlıyoruz. Biraz tedirgin anlatıyorlar;

Ahmet: Burada normal hayatımızı yaşıyoruz. Biz biraz rahat ettik. Bir kötülük görmedik, çok kişi gördük, ırkçılık görmedik. Ama bir şey oldu, biz toplantıdayız Mülteci Meclisi’nde, bir kişi ırkçı/etkili bir söz söyledi, bütün arkadaşlarımız buna tepki gösterdi.

Nesrin: İş aramak zor geldi. Komşuların bakışları çok acıttı, yazık diye bakıyorlardı, acıyorlardı. Sanki başka hayat başladı, orda normal bir hayat yaşadım, geldim burada bir şey yok, eşya yok, para yok. 2 sene burada böyle bir ayrım hissederek yaşadım. İstemem o fikir çocuklarımda olsun. Ben çocuklarıma mülteci olduğumuzu hiç hissettirmiyorum. Değiştim, arkadaş oldu, dil oldu.

Ahmet: Çalışıyorsun çok iyi insanlar, aşırı derecede iyi insanlar. Ama mesela biz oturuyoruz, Suriyeli diyorlar. Onlar için bu normal oluyor. Ama benim bir adım var, adım Ahmet, Suriyeli, neden yani. İnsan bir duruma düşmeden karşıdaki insanı bilmiyor. Biz Suriye’de iken, Iraklı, Filistinli vardı. Biz bir eksiklik hissetmedik, onlar nasıl düşünüyorlar, biz bilmedik. Buraya geldik aynı şeyi yaşıyoruz, buraya geldik anlıyoruz. İşyerinde bir kaza olmuş, bir Türk, bir Suriyeli yaralanmış. Hep Suriyeli diyorlar, suçlama için, sanki her şey bizden. Biz Suriye’deyken, bir Iraklı kötü çıkıyor, biz diyoruz Iraklı kötü…

 Türkiye’ye nasıl geldiklerini soruyorum, önce Nesrin yanıtlıyor;

Nesrin: Kızım 18 ve oğlum 3 aylıkken gelmek zorunda kaldık. Babamın evinde 9 ay kaldık. Halep’te eşim patrondu. İyi bir hayatımız vardı. Sonra Halep düzelmedi, ekonomik durum kötü oldu, aç kaldık. Çocuk hasta doktor yok, ilaç yok. Oğlum biz Kamışlı’dayken doğdu. Elektrik her zaman yok, kesiliyor. Ben doğum yaparken şanslısın elektrikler geldi, kesilmedi dedi doktor. O şartlarda doğum yaptım.

Ahmet: Çocuklar, oğlum 3 aylıkken geldiler. Yapabildiğimiz kadar onlar mülteci olduğunu hissetmesinler istiyoruz. Şu an okula gidiyorlar, Türk okuluna gidiyorlar. Kızım bazen diyor baba ben Suriye’yi çok özledim, ne özledin. Ananesi ona diyor, senin Suriye’de oda var çok güzel, yatağın çok güzel, oyuncakların var, ışıkları var. Gerçek söylüyor, ama artık ne, artık yok. Türkçeyi iyi öğrendiler, Arapça ve Kürtçe de konuşuyorlar.

 Bize Suriye’den bahseder misiniz?

Ahmet: Suriye, şimdi başka bir Suriye. 6 sene önce bizim ayrıldığımızda ayrıydı, şimdi ayrı. Zalim iktidar var, muhalifler var. Şu an bilmiyorum. Her bir mahallede çete örgütleri, binlerce parmak var.

Hepsini kıyaslıyorum. Suriye’de savaş olmadan önce de yaşamak çok zordu. İstihbarat yapılıyor, yakalanıyor, gözaltına alınıyor. Suriye’de devlet yoktu, hatta muhalif olacak kimse de yoktu. Suriye’nin iktidarı mafyanın örgütü gibi.

Suriye’yi anlatırken, geri dönüp dönmeyeceklerini soruyorum, Ahmet tabii ki döneceğiz diyor;

Ahmet: Esad iktidar kalacaksa, bu zulüm o kadar kan dökmüş, insanları mahvetti, geleceklerini yok etti. Kardeşim Suriye’de 3. Sınıf Fizik Bölümü öğrencisiydi, şimdi Mardin’de tekstilde ayakçı olarak çalışıyor. Ben nasıl bu iktidarı kabul edeceğim. Suriyeli örgütlere inanmıyorum. Benim gibi güçsüzler, bir şey yapamıyorlar, bir şey yapamayacaksa ben nasıl inanayım.

 Buradaki Suriyeliler ile nasıl bir dayanışma içinde olduklarını soruyorum;

Ahmet: Etkilediğimiz Suriyeli çok, dayanışma içinde bulunduk. Mahallede çok Suriyeli var, çok berbat halde olanlar var, halleri çok düşük. İzmir’de kaç kadın dul var, yetim var, her şeyi kaybettiler. Biri var Halep’ten tanıyorum, çok çok iyi bir durumdaydı, binlerce parası vardı, buraya geldi her şeyini kaybetti, evlatlarını kaybetti, kardeşlerini kaybetti. Standart bir hayat yaşıyordu, göçmen oldu, yaşı büyük 48 yaşında, geçici işlerde, tekstilde çalışıyor.

Ahmet görüşmenin başında, siyasi konularda konuşmayacağını söylese de kendimi alamayıp, Avrupa’nın mülteci politikasını nasıl değerlendirdiğini soruyorum;

Ahmet: AB, Suriye’nin kucağından alıyor bir taraftan, diğer taraftan Suriye’ye silah satıyor.

Nesrin: Savaşta fayda onlara var.

Birazda resim ve şiir konuşuyoruz;

Nesrin: Resim ve heykelde Suriye’de de para yoktu. Haram günah diyorlardı, dizayn çalıştım.

Suriye’de rahat olduğum için başka şeyler çiziyordum. Ama geldikten sonra bir olay oldu, değiştim.

Savaş çok kötü, başka bir hayat. En zoru bir çocuk büyükler gibi konuşuyor. O çocuk, o kadar sıkıntı, o kadar dert biliyor. Şu an hayatımız geçici, her şey geçici. Geri gideceğiz, ya da başka bir ülkeye gideceğiz. Geçici hayattan sıkıldık biz.

Bir durum oldu. Geceleyin uykudan uyanıyorum, Suriye’deki o evdeyim, sonra düşünüyorum, aklıma geliyor, buradayım…

Bir resmim var, her şeyi gözlere koydum, kin var, bakıyor, göçmen gözü var. Bir şey hemen yapmıyorum, bir şey bana geliyor etkileniyorum. Boğulmuş insanlar, duman… Çocuklar ağlıyor. Bir kız bağırıyor, can yeleği giyiyordu, hem savaştan kaçtım, hem denizde boğuldum… Suriye….

Ahmet: Suriye’de yazdığım şiirlerde aşk, gözler, güzel kadınlardan bahsediyordum. Olaylardan sonra özlem, barış, vatan üzerine yazmaya başladım. Kitabım Kil Yayınları’ndan çıktı. İstanbul Kitap Fuarı’na Türkçe baskısı ile katılacağız.

Ahmet’ten bize bir masal anlatmasını istiyorum, Suriye’de dinlediği ya da çocuklarına anlattığı bir masalı. Oda bize çocukken ananesinin ona anlattığı masalı anlatıyor.

Ahmet: Biz küçükken, Anane her gece geliyor, bize masallar söylüyor. En sevdiğim masal Alaaddin ve uçan halı. Diyor ki Alaaddin bir ara sokakta yürüyor, iki çocuk sokakta kavga ediyor bir halıda, biri diyor bu halıyı ben buldum, benden almak istiyor. Alaaddin diyor, hadi oraya, halıya kadar koşun bir daha, kim kazandı o çocuk alacak halıyı…

Ben durdum, ananeye sordum bu hile yaptı, haksızlık yaptı…

Askeri eylemlerin çevre üzerindeki etkileri konusunda çalışma yapan sivil toplum kuruluşu PaxForPeace (PAX) 2016 raporuna göre, iç savaşta kullanılan cephanedeki zehirli maddelerin, ev yıkıntılarının ve genel atıkların toprağa karışıp, kaynak suları kirlettiğini ve çevrenin kendisini yenilemesi için en az 25 yıl geçmesi gerektiği belirtiliyor. Rapora göre Suriye’de atılan bombaların %40’nın patlamadığı, savaşta kullanılan zehirli maddelerin, varillerden sızarak havaya karıştığı, Suriye’nin kuru iklimi nedeniyle bu sızıntının daha uzun süre havada kalarak birkaç nesil boyunca devam edecek ölümcül hastalıklara neden olacağı da belirtiliyor.

Savaş, çevre ve halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor…

Bize benziyorlardı baba

Bizim gibi insandılar

Ama gözleri ateş saçıyordu,

Sanki büyülenmişlerdi

Ve Çirkin yüzlerinden lanet akıyordu.

O gece,

Korku kaplamıştı içimizi

köyde kimse uyumamıştı.

Ve güvercin yuvalarında uyuyordu kadınlar!

Avlunun ortasında yalnız ve kara bir kedi

Acılı sesler çıkarıyordu.

yavrusunu ezmişti Tankları.

Ve cesaretle onlara karşı çıkıyordu, çıkabildiği kadar

Ama biz korkuyorduk.

İçimizdeki güçlü ses ’ten korkuyorduk.

Ellerini gördüm onların Baba,

Titriyorlardı ağaç yaprakları gibi

Ve Kendinden emin olmayan adımlarını,

Ve anladık ki onlar keman bile çalamazlar.

Kötü sesleri kulaklarımızı sağır ederken,

 Anladık ki onlar şarkı bile söyleyemezler,

hatta güvercinler bile konmazdı başlarına

Güvenim artı ve anladım ki, ölmek üzere olan canlılardı onlar.

O kediden cesaret aldım karşı çıkmak için

Gizlendiğim yerden çıktım ve barış için bir türkü söyledim.

Tam güvercinler bir bir uçuşup kaçmaya başlarken Babam.

O gece uzun bir geceydi baba,

Ama güvercinler durmadan

Barış türküsünü söylemeye devam ettiler.

Ahmet Cundi / Türkçe Çeviri; Berfo Bari