Yeşil Sol Akademi İstanbul Konferansı tamamlandı. Peki neler konuşuldu?

Yeşil Sol Akademi 26-27-28 Mayıs tarihleri arasından sempozyum düzenledi. Akademi, 16 Nisan tarihinde yapılan referandum sonrası Türkiye’de yaşanan başta Kürt sorunu olmak üzere anayasayı, demokratikleşmeyi, ekonomiyi, akademiyi ve sokağı düzenledikleri sempozyumla tartıştı. Sempozyuma, HDP, Yeşil Sol Parti üyeleri ve çok sayıda yazar, şair katıldı.

Oturum 1: Zor Zamanlarda Sanat, Edebiyat ve Direniş

Moderatör: Erol Köroğlu

Konuşmacılar: Aslı Erdoğan, Sevinç Altan, Melike Koçak

‘HAYAL KURMAYI UNUTTUK’

Oturumun moderatörlüğünü akademisyen Erol Köroğlu yaptı. Daha sonra kısa bir konuşma yapan edebiyatçı Melike Koçak, direniş alanlarını değerlendirerek, şunları söyledi: “Kobane için bir cümle etkinliği yapmıştık. 80 yazar şair yazar gelip Kobane için birer cümle kurmuştuk. Barış Akademisyenlerinden sonra edebiyatçılar olarak bizlerde barış için imza toplamıştık. Bunların her biri bir direnişti. Sanat ve edebiyat içerisinde siyasetle ilişkilenerek örgütlenemeye alan açtığımızda takıldığımız yerler var ve bunu aşmamız gerekiyor. Alanlarımız içinden olaya bakıp çözüm bulmaya çalıyoruz ama toplumsal hareketlere baktığımız zaman bölgedeki yeniden derlenme toplanma ve Diyarbakır Tiyatro Festivalini örgütlenme, bir takım mümkünlerin de kıyısındayız.”

‘HER YERE DİRENİŞ ADI VERİYORUZ AMA SUR’A DİYEMİYORUZ’

Ressam Sevinç Altan ise son zamanlarda ‘direniş’ kelimesinin çok kullanıldığını vurgulayarak, konuşmasına şöyle devam etti: “’Direnmekten bahsediyorsak başımız belada’ diye bir söz duymuştum” diyerek direniş modellerine örnek verirken Sur’un yıkılma aşamasında Sur halkının direnmesini anlattı. Birçok direniş alanı isimlerinin üretildiği kaydeden Sevinç, “Gezi’de her yer direniş demiştik şimdi de ‘her yer Yüksel’ diyoruz. Böyle direnme noktaları var; ‘her Sur her yer direniş’ diyemiyoruz. Dilimize nedense bu gelmiyor.” Sosyal medya hesabından Sur’da çekilmiş bir video gördüğünü ve bundan etkilendiğini aktaran Altan, “Sur’da yaşlı bir kadın, ‘Her şey için çok geç’ dedi. Direnmek bir şeylerin arkasında koşmak gibi artık. Direnmenin üzerine bir şey mi koymamız gerekir diye düşündüm ve başkaldırma diye buldum. Dozerlere karşı öncede yakma yıkım bombalamalar olurken yeterinde ses çıkarmadığımız için direnmek zorunda kalıyoruz. ‘Her şey için çok geç’ lafı benim için çok şey ifade etti. Buradan başka bir çıkış yolu bulmamız gerekiyor” şeklinde konuştu.

‘BAŞKALDIRI DİYORUM’

Dersim’de katledilen oğlunun kemikleri için 90 gün boyunca açlık grevinde giren Kemal Gün’den söz eden Altan, “ 90 gündür oğlumun kemiklerini almak için bir adam direndi ve kazandı ancak kemikler elimizde kaldı. Bu adamın hikayelerini biliyor muyuz peki? Başımızı kaldırıp bu insanların sorunlarına inmezsek bu havada kalacaktır. Ölüm ve yaşam arasına sıkıştığımız alanı iktidar çiziyor. Ben bu hissiyatı duyuyorum. Bu yüzden başkaldırı diyorum. Sorgulamıyoruz. Yürüyoruz, direniyoruz ama neden direndiğimizi bilmiyoruz” dedi.

Ankara Yüksel Caddesi’nde CHPli vekillerin volta atmasını eleştiren Altan, “Başkaldırı ile iktidarın çizdiği alanların dışına çıkarak kendi çizdiğimiz alanda dans edebiliriz. Belirlenen haritanın içinde başkaldırmamız gerekiyor. Bunları yapmazsak eğer Nuriye ve Semih’in direniş alanında CHPli vekiller volta atar. Eğer başımızı kaldırmazsak buna maruz kalıyoruz. CHPli vekiller o alanda volta atıyorlar ama HDP’li vekillerin içeri girmesini sağladılar. Ben bunu düşündükçe utanıyorum. Toplumsal alan ile politik alan içerisinde müthiş bir yaratıcılık var” dedi.

‘FAŞİZMLE KARŞI KARŞIYAYIZ’

Türkiye’yi 1930lu yılların Avrupa’sına benzettiğini belirten yazar Aslı Erdoğan, “Ciddi bir faşizmle karşı karşıyayız. Hazır olmadığımız bir yerden bizi vuruyor. Baskının, kıyımın ve yalanın son derece normalize edildiği bir dönemdeyiz. Kendi başına bir direnişe dönüştü tanıklık ve kurman konumu. Tanıklık bazen kurbanlıktan daha zordur. Sur’daki yıkımı ancak kendi yıkımım kadar anlayabilirim ki elbette sınırlıyım. Bu noktada tanıklık çevresinde durduğum bir konu” dedi.

‘ELBETTE YAZMAM GEREKİYORDU’

Yazdığı köşe yazılarından kaynaklı yargılandığına da dikkat çeken Erdoğan, “Yazılarımı yazarken neden yazdığımı kendime sormuyorum. Çünkü elbette yazmam gerekiyordu. Tanık olarak konuştuk ve yazdım. O noktada neden niçin sorular anlamlı değil. İnsan doğru bildiğini yazmalı. Bir şeyler değişiyor, bizim zamanımızda olmasa bile” diye konuştu. Almanya’da toplama kamplarında şiirlerin, resimlerin yazıldığını aktaran Erdoğan, “Kamptan sağ çıkan yazarların çoğu intihar etti. İnsan acısını anlatıyorsanız ya hiç girmeyin ya da yazıyorsanız sonuna dek gidin. İntihar etmelerinin bir nedeni de bu olabilir. Savaş gören çok insan gördüm ve erkekler unutalım gitsin dediklerini duydum. Kadınlar olarak biz bu konularda daha cesuruz sanırım. Cenneti tasvir edemem ama cehennemi gördüm. Anlamı yitirdiğin zaman cehenneme girmiş oluyorsun” sözlerini kullandı.

 

Oturum 2: Alternatifi Konuşmak:

Neoliberalizmin Krizi ve Toplumsal Mücadeleler

Moderatör: Simin Gürdal

Konuşmacılar: Sezai Temelli, Sevinç Doğan, Chris Stephenson

‘YENİ BİR SİYASET YAPMA FORMUNU ÜRETMEK ZORUNDAYIZ’

HDP Ekonomiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Sezai Temelli, neoliberalizm altın çağı olarak tabir edilen 1970’lerin ortasından bu yana ki dönemde işçi sınıfı ile sermaye arasında göreceli bir uzlaşı olduğuna dikkat çekerek, uzlaşı gibi görünmesinin sebebinin ise işçi sınıfının göreceli bir alım gücünün iyileşmesi olduğunu vurgu yaptı. Türkiye’nin neoliberalizm ile 1980 darbesinin etkilerinin kırılma gösterdiği 80 sonlarına doğru tanıştığını belirten Temelli, 1990’larla birlikte bankaların güçlendiği zaman içinde kitleler de bankalara borçlanmaya başladığını söyledi.

Temelli, Türkiye’de kitlelerin zaman içinde sosyal devlet imkânlarından faydalanırken, gelinen aşamada zamanla neoliberalizm kriziyle birlikte yoksulluğun giderek arttığına dikkat çekti. Yaşanan krizleri aşmanın temel noktalarından birisinin sınıf mücadelesi olduğunun altını çizen Temelli, sınıf mücadelesinin de kimlik siyasetinden geçtiğini belirtti. 90’larda gündeme getirilen siyaseti bugün pratik olarak yerine getirmenin önemine vurgu yapan Temelli, “Tüm kimliklerimiz ile bir araya getirecek bir siyaset yapma formunu da üretmek zorundayız; kime karşı sermaye karşı, faşizme karşı” diye konuştu.

‘HERKESE DEĞEN SÖYLEMLERLE VAR OLABİLİRİZ’

Sosyolog Sevinç Doğan ise neoliberal krizinin devlet kriziyle birlikte yaşandığının söyledi. 15 Temmuz darbe girişimi ve 16 Nisan referandumuna değinen Doğan, bunla birlikte devlet krizinin görüldüğünü dile getirdi. Toplumun otoriterleşmeden rahatsız olduğunu yapılan araştırmalarla ortaya çıktığını hatırlatan Doğan, “Etnisite üzerinden bir ayrımcılık istenmiyor. Kürt sorunu bunun en büyük örneğidir. 15 Temmuz’un ardından tek bir lider ile ülkenin yönetilip yönetilemeyeceğinin denemesiydi” dedi.

Referandum sürecinde oluşturulan dilin önemli olduğuna değinen Doğan, “İktidar dahi kendi dilini değiştirmek zorunda kaldı. Referandum sürecinde gördük ki tüm herkese değen söylemler ile birlikte var olabiliyoruz. Yeni siyasal koşullarda çok derinlikli düşünmek ve derinlikli tartışmalar yürütmek gerekiyor” diye konuştu.

‘KRİZLER DÜNYADA ŞAŞIRTICI SONUÇLAR ORTAYA ÇIKARDI’

Bilgi Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyen Chris Stephenson da dünya genelinde yaşanan seçim sonuçlarının şaşırtıcı olduğuna dikkat çekti. Dünya genelinde yaşanan ekonomik krizleri ile birlikte seçim sonuçlarının ilginç olduğunu ifade eden Stephenson “ABD, İngiltere ve Fransa’da yaşanan seçim sonuçları buna bir örnektir. Fransa’da iki yıl önce Macron yasası olarak bilinen sendikalar yasasında işçileri sokağa çıkaran bu yasa idi. Gelecekte tekrar işçiler sokağa dökülebilir” dedi.

‘GEZİ KİMLİK SİYASETİNİ YIRTTI’

Sempozyumun ikinci oturumunda da “Feminizm, Queer Yoldaşlık ve Yeşil Sol” konusu tartışıldı. Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sibel Yardımcı, “Annenin çocuk yaparken bile doğacak çocuğu cinsiyetiyle düşünüyor” dedi. Çocuğun doğması ile birlikte cinsiyete dair hayaller kurulduğuna dikkat çeken Yardımcı, cinsiyetin her ne kadar doğuştan gelen bir şey olsa da kültür ile birlikte cinsiyetçiliğin kişilere empoze edildiğini vurguladı.

Sosyolog Cihan Erdal konuşmasında kimliksizliğin önemine vurgu yaptı. Cins veya etnisite üzerinden bir siyaset yapmanın zaman içinde siyasette sığlığa düşülebildiğini söyleyen Erdal, “Farklılar zenginliğimizdir” sözünün bugün iktidar tarafından dahi kullanıldığını ve bu sözün de soldan çalındığını anlattı. Her farkın kendisini başka bir farklılık tarafından var etmeye çalıştığını da belirten Erdal, “Gezi, 15 günlüğüne de olsa kimlik siyasetini yırtarak siyaset yapıldığını gösterdi. Ortak bir eksen tarafından siyaset yapıldığında ise iktidar bu durumda çapulcu ve çapulcu olmayan üzerinden ayrıştırmaya çalıştı. Çapulcu kimliği üzerinden ayrıştırma yerine kimliklerimizi meşrulaştırma yönünden hareket etmek gerekiyor” şeklinde konuştu.

 

Oturum 3: Feminizm, Queer, Yoldaşlık ve Yeşil Sol

Moderatör: Arzu Şimşek

Konuşmacılar: Sibel Yardımcı, Cihan Erdal

Yeşil Sol Akademi’nin düzenlediği sempozyumda konuşan Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sibel Yardımcı, “Queer düşüncenin feminizmin alternatifi gibi düşüldüğü yanılgısı var. Feminizm kendi iç tartışmalarından ve sorularından ortaya çıkan bir düşünce akımıdır. Cinsiyet her ne kadar doğuştan gelen bir şey olsa da kültür ile birlikte kişilere cinsiyetçilik empoze ediliyor” dedi.

Yeşil Sol Akademi Taksim Hill Otel’de devam eden sempozyumunun ikinci gününde “Feminizm, Queer Yoldaşlık ve Yeşil Sol” konulu oturum ile devam etti.  Eğitimci Arzu Şimşek’in moderatörlüğünde devam eden oturumda, Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sibel Yardımcı ve Sosyolog Cihan Erdal konuştu

????

‘Cinsiyetçilik kültür ile birlikte empoze ediliyor’

Oturum, Mimar Sinan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Sibel Yardımcı’nın ‘Queer’in tanımlaması ile devam etti. İnsanın doğumu ile birlikte bir cinsiyete sahip olduğu, bedenlerin ise tarih içinde damgalanması ile cinsiyetçi bir kavramın oluştuğuna dikkat çeken Sibel, “Annenin çocuk yaparken bile doğacak çocuğu cinsiyeti ile düşünüyor. İnsan doğduğunda ne tür bedensel bir malzeme doğmuş ise, anlam kazanma biçimi bir öznenin deneyime dönüşmesi tarihseldir ve toplumsaldır. Queer düşüncenin feminizmin alternatifi gibi düşüldüğü yanılgısı var. Feminizm kendi iç tartışmalarından ve sorularından ortaya çıkan bir düşünce akımıdır. Cinsiyet her ne kadar doğuştan gelen bir şey olsa da kültür ile birlikte cinsiyetçilik kişilere empoze ediliyor” diye konuştu.

 

‘Kimlikleri meşrulaştırmak gerekiyor’

Ardından söz alan Sosyolog Cihan Erdal konuşmasında kimliksizliğin önemine vurgulayarak, “Gezi, 15 günlüğüne de olsa kimlik siyasetini yırtarak siyaset yapıldığını gösterdi. Ortak bir eksen tarafından siyaset yapıldığında ise iktidar bu durumda çapulcu ve çapulcu olmayan üzerinden ayrıştırmaya çalıştı. Çapulcu kimliği üzerinden ayrıştırma yerine kimliklerimizi meşrulaştırma yönünden hareket etmek gerekiyor” dedi.

 

Oturum 4: Ortadoğuda Savaş ve Mülteciler; Ne Yapmalı?

Moderatör: Çiğdem Özbaş

Konuşmacılar: Cem Terzi, Bahar Şahin Fırat

Cem Terzi: O da insan demek yetmiyor..

Yeşil Sol Akademide Konuşan Halkların Köprüsü Derneği’nin Başkanı Cem Terzi’ye göre “Türkiye sosyal entegrasyona sadece Suriyeliler için ihtiyaç duymuyor.” Mültecilere statü tanınmasının önemine işaret eden Terzi  “İnsan hakları açısından herhangi bir vatandaşla, ülkesini savaş yüzünden bırakıp buraya gelmiş bir mülteci, göçmen, sığınmacı arasında hiçbir fark yoktur.”

6 yıldır Suriyeliler dışında Iraklılarla, Afganlarla ve pek çok başka ülkeden yaklaşık 4 milyon mülteci ile birlikte yaşıyoruz. Ve çok iyi biliyoruz ki Suriyelilerin artık geri dönme olasılıkları yok, artık ‘misafir’ değiller. Dolayısıyla başta devletin olmak üzere bütün toplumun mültecilerle birlikte yaşamı yeniden kurmak üzere harekete geçmesi lazım.Cem Terzi  Konuşmasında  ‘Suriyeliler dahil tüm yabancılara öncelikle mülteci statüsü verilmeli ve isteyen herkese de vatandaşlık hakkı tanınmalı.’ Bizce bunlar, birlikte yaşam için atılması gereken ilk adımlar olmalıydı. Biz dernek olarak baştan beri ülkemize gelen mültecilere ‘koşulsuz olarak hoş geldin’ demek gerektiğini söylüyoruz. Halkların mültecilerle ilgili etik, ahlaki pozisyonunu koşulsuz konukseverlik olarak tanımlıyoruz. Yani devletin vatandaşlık hakkını ihtiyaç duyduğu  doktor, mühendis gibi meslek sahibi olan mültecilere, yatırım yapacak para sahibi mültecilere değil, asıl ihtiyacı olan milyonlara örneğin  tarım sektöründe mevsimlik işçi olarak çalışan yoksul mültecilere ve isteyen herkese vermesini savunuyoruz. Şunu da unutmamak gerekir: Türkiye’de bu statüsüzlük yüzünden kötü durumda olan sadece Suriyeliler değil onlardan daha kötü durumda olan Afganlar, Iraklılar gibi yabancılar da var. Eğer bir ülke savaştan kaçanlara insani gerekçelerle kapılarını açtığını iddia ediyorsa ki Türkiye pozisyonunu başından beri böyle tanımlıyor, nasıl o gün kapıların, sınırların açılmasını ve insan yaşamlarının kurtarılmasını savunuyorsak bugün de Suriyelilerin bu ulusa giriş ve bu ulusla birlikte yaşam hakkını savunuyoruz. Artık bunun nasıl olacağını ve nasıl hayata geçirileceğine dair düşünmek ve çalışmak zamanı.

İmparatorlukların ve ulus devletlerin göç, nüfus ve iskan politikaları her zaman insan hakları çerçevesinde şekillenmiyor

Bugün karşılaştığımız bu büyük göçü toplumsal olarak nasıl karşılayacağımız ile ilgili dersleri tarihimizden çıkarmaya çalışmak için. İmparatorlukların ve ulus devletlerin göç, nüfus ve iskan politikaları her zaman insan hakları çerçevesinde şekillenmiyor. 19’uncu Yüzyıl ortasından sonraki kitlesel göçler Osmanlı’da ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcında Anadolu’daki Türk Müslüman nüfusunu oluşturmada çok önemli rol oynamıştır. Devlet hem Osmanlı’da hem Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında Anadolu nüfusunun Türk ve Müslümanlaştırılması için göçleri kullanmıştır. Örneğin 1850’den itibaren Kırım ve Kafkasya’dan Tatar ve Çerkezler geliyor. 93 harbi olarak anılan Osmanlı Rus harbinden sonra Rumeli göçmenleri adı verilen Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan’dan Türk Müslüman kökenliler geliyor. 1860-1922 arasında dönem dönem gelen Kırım Tatarlarının sayısı bir milyonu aşıyor. 1859 -1879’da gelen Çerkez nüfusa baktığımızda 2 milyon civarında. Daha sonra devlet anlaşmalarını görüyoruz. Bulgaristan’la 1893-1902 döneminde yapılan anlaşmalarda 80 bine yakın Müslüman ve Yahudi alınıyor Anadolu’ya. Osmanlı özellikle zirai alanda çalışacak insan gücünü bu muhacir akımına toprak ve sermaye vererek değerlendiriyor. Ancak bir süre sonra göçmen sayısı öyle bir noktaya ulaşıyor ki bu gelenlere toprak ve sermaye vermek imkansızlaşıyor.

Cem Terzi Mülteciler konusunda Akademisyenlerin kullandığı dilde eleştirdi. Irkçılık ve milliyetçiliğin yanı sıra,ucuz emek pazarı oluştuğunuda ifade etti.

Sosyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Bahar Şahin Fırat ise  Cem Terzinin Görüşlerine katıldığını ifade etti.

Avrupa birliğini eleştiren  Fırat Türkiye’nin mülteci politikalarınıda eleştirdi soru cevap şeklinde  konuşmalar deva etti.

 

Oturum 5: Müzakere, Mücadele ve Kürt Meselesi

Moderatör: Fahrettin Filiz

Konuşmacılar: Mesut Yeğen, Erol Katırcıoğlu, Mizgin Irgat

YEĞEN: PKK VE YPG ÇİZGİSİ GÜÇLENİYOR

Ortadoğu ve Türkiye’deki gelişmeleri değerlendirdikten sonra “Türkiye’de müzakerelere geri dönülebilir mi?” diye soran Mesut Yeğen, “Çözüm süreci AKP’nin değil, HDP ile PKK lehine gelişti. Bunu engellemek için de çözüm süreci sonlandırıldı” dedi.

İç tabloya bakıldığında devlet için çözüm sürecine dönmenin mümkün olduğunu ancak gerekli görülmediğini söyleyen Yeğen, “Eğer, aman dileyen HDP ve PKK çıkarsa, bütün taleplerinden vazgeçen HDP ve PKK olursa çözüm sürecine döner. Ama böyle bir durumun olmadığını da biliyoruz” diye kaydetti.

YPG ve PKK’nin 2015’ten daha güçlü olduğunu kaydeden Yeğen, “Türkiye, YPG’li Kürtleri durdurmak bir yana Irak Kürtlerini kaybeder. Irak ve Suriye’de Türkiye’nin beklemeyeceği muhtemel şeyler gelişebilir. Federasyon, konfederal yapı gibi. Bu Türkiye açısından kabus demek. Türkiye kendi Kürt meselesini bastırarak, yatırmış gibi gözüküyor. Irak ve Suriye’deki siyasetler derinleşirse önemli şeyler ortaya çıkacak. Bu kadar güçlenmiş olan PKK ile devlet masaya oturmaz. KDP’nin sosyal tabanı da giderek zayıflıyor. PKK ve YPG çizgisi güçleniyor” dedi.

Türkiye’de ortaya çıkan siyasi atmosferin AKP’nin istediği gibi olduğunu kaydeden Yeğen, “İç siyasette bu işleri değiştirecek bir güç bulunmuyor. CHP’nin merkezi figürleri bu manzarayla seçimlere girmeye razı gibiler. Kürt siyaseti giderek etkisizleşecek. HDP civarındaki Kürtler de etkisiz kalacak. Devlet açısından ideal senaryo bu” dedi.

IRGAT: BU SÜREÇTE MÜZAKERE OLMAZ

Türkiye’de yeni bir müzakere sürecinin görünürde olmadığını, AKP’nin referandum sonrası yaşanan tartışmalardan zorlandığı için böyle bir gündemi oraya attığını belirten HDP Bitlis Milletvekili Mizgin Irgat ise, “Bunun için de kendi siyasetini tartışmasız bir şekilde örmeye çalışacak” dedi.
Önemli bir pozisyon ve role sahip olan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın duruşunu ve tutumunun bu tartışmaların dışında tutulamayacağını dile getiren Irgat, “7 Haziran sonrası HDP’nin yüzde 10 barajını geçerek Meclis’te temsil edilmesi, Türkiye’de sistemini alt üst ettiği bu süreçten bahsediyoruz. Kobanê ve Rojava sürecinden sonra AKP eliyle bu süreç ortadan kaldırıldı” diye belirtti.

AKP’nin son iki yıldaki politikalarının 1990’lar sürecini aşan bir noktada olduğunu söyleyen Irgat, “Erdoğan’ın militarist çizgidedir. Kürt sorununu çözmek istemeyen bir AKP var. Gerçekten muhataplarıyla görüşmek isteyen bir AKP yok. Ama sorunlar muhataplar ile çözülür. Müzakerelere ihtiyaç var; ancak bu çatışmalı süreçte, gerçek anlamda bir müzakere süreci olacağını düşünmüyoruz. Gerçek anlamda barış sürecinin olması için mücadelemiz sürüyor” diye konuştu.

KATIRCIOĞLU: KATILIMCI BİR DEMOKRASİ KURABİLİRİZ

Bir ülkede gruplaşma olan ortamlarda gerginlik ve çatışmanın kaçınılmaz olduğunu kaydeden Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu da, “Bir ülke, farklı kimliklerin gönüllü bir biçimde ayrılmasını önerebilecek denli bir demokrasiye sahip ise kimlik sorunu olmaz. Demokrasinin niteliği grupların kendi aralarında ürettiği yabancılaşma durumu ile ilgilidir. Bizim bugünkü sorunumuz, böyle bir perspektiften bakmaktır” dedi.

Çağımızda en önemli problemin ekonomik kriz değil siyasi kriz olduğuna dikkat çeken Katırcıoğlu, “Her ulusun demokrasi sorunu vardır. Türkiye’de demokrasi yoktu. 1947’de vardır ya yoktur. İnsanların önüne sandık koymak demokrasi değildir. Kurulduğu günden beri parçalanmıştı ve buda devam ediyor” diye belirti.

Türkiye’de yaşayan toplulukların her zaman parçalı olduğunu söyleyen Katırcıoğlu, “Ortak kimlik üretilemedi. Demokrasi, bireysel meseledir. Bireylerin fikirlerin ortalaması olarak bir yönetim çıkar. Toplumlar, gruplar haline gelmişse orada demokrasi olmaz. Çünkü sandık nüfus bakımından çoğunluğu ortaya çıkaran bir alet duruma geldi. Ortak paydayı ortaya çıkarmaz. Her uzlaşma bir taviz demektir. Fikirlerinden taviz verebilirler, ancak benimsedikleri değerden taviz vermez. Ülkemizde uzlaşma mekanizması çalışmıyor. Erdoğan şu an istediğini yapabilecek bir güce ulaştı. Ne yapabiliriz bu hegemonyayı kırabiliriz. Toplumun önüne bir vizyon ve heyecan sunmuyoruz. Bunu belki Türkiye’de HDP yaptı ama bütün muslukları kısaldı” dedi.

Katırcıoğlu, şöyle devam etti: “Türkiye’de, önümüzdeki dönem bize ait bir dönem. Türkiye’de, demokrasi temsili değil katılımcı demokrasiyle, herkesle konuşmalıyız. Bir hayat memat meselesi olan bir evreye gidiyoruz. Kendilerine muhalif olan herkesi ezecekler. Çok diri olmalıyız. Kendimiz için değil de çocuklarımız için bunu yapmalıyız. Farklı kimliklerin yan yana gelmesi kadar güzel bir şey olamaz. Çok kimlikli bir Türkiye istiyoruz. Katılımcı bir demokrasi kurabiliriz.”

Oturum 6: Kentte ve Kırsalda Ekolojinin Politikası

Moderatör: Yasemin Kipkurt

Konuşmacılar: Murat Cemal Yalçıntan, Hasan Yüksel, Eylem Tuncaelli

Moderatörlüğünü Yeşil Sol Parti İstanbul Yöneticisi Yasemin Kipkurt’un yaptığı oturumda, Yeşil Artvin Derneği Yönetim Kurulu üyesi Hasan Yüksel, akademisyen Murat Cemal Yalçıntan, Yeşil ve Sol Parti Eş Sözcüsü Eylem Tuncaeli konuşmacı olarak katıldı.

Yeşil ve Sol Parti Eş Sözcüsü Eylem Tuncaeli, merkezin değil yerelin yetkilerinin artırılması gerektiğini belirterek, “Yerinden demokratik özerk yönetimler olmalı. Yaşadığım yere ilişkin kararları benim vermem gerekir, başkasının değil” dedi.

Yeşil Artvin Derneği Yönetim Kurulu üyesi Hasan Yüksel, Carettepe’deki direnişi sinevizyon gösterimi eşliğinde anlatarak, Artvin’de 4 bin 406 hektarlık alanın maden sahası olduğunu belirtti. AKP dönemine kadar var olan sorunların hukuk yolu ile çözüldüğünü ifade eden Yüksel, “Halk sürekli kazanıyordu bu davalarda. Ruhsatlar iptal edildi. Yürütmeler durduruldu. Kazanılmış yüzlerce mahkeme var. Türkiye genelinde akşam bir genelge çıkarılıyor ve bununla da madencilik izni yürüyor. 2015’te verilen HES, maden gibi alanlarda 33 bin ÇED’i 30’u geri gelmiş diğerleri onanmış. Köyde ev yapsan proje istiyor ama bir ili yok edecek yere proje istemiyor. Artvin ve çevresinde 170 HES projesi var” diye konuştu.

‘BİZİ HAKLI GÖREN HAKİMLER SÜRGÜN EDİLDİ’

Carettepe’de 30 yıldır direndiklerini dile getiren Yüksel, “Cengiz İnşaat, nereye el attıysa orayı talan etti. Türkiye’yi talan tarlasına çevirdi. Artık, hukuk işlemiyor. Hukuk ile baktık olmuyor. Direnişlere başladık. Ağaçların kesilmemesi için nöbet tuttuk. Daha sonra nöbet yerimizi yaşam alanına çevirdik. Kanunsuzlar ordusuna karşı sokaklarda direnmeliyiz. 242 gün nöbet tuttuk. Ama sürekli taciz ediliyorduk. Elimizde sopa ile direnişimiz devam ediyordu. Ormanları kesenler dava edilmiyor ama ormanların kesilmemesi için direnişte olan insanlara dava açıldı. Biz orada yaşadığımız için sürekli ordaydık” dedi.

‘TOKİ’LER YENİ BİR SINIF YARATMADA ARAÇ OLARAK KULLANILDI’

İstanbul’un yoksul kesimlerindeki kişilere “kentsel dönüşüm”lere ile ilgili gönüllü danışmanlık yapan akademisyen Murat Cemal Yalçıntan, “Depremi fırsat olarak gördük. AKP iktidarı ile birlikte çeşitli şüphelerimiz oluştu. Depreme yönelik önlemleri beklerken, duble yollar, TOKİ’ler geldi. TOKİ, bambaşka çalıştı. Yeni bir sınıf yaratmada bir araç olarak kullanıldı. Kentlerde yenileme adı altında gerileme yapıldı. Yenileme alanları, Tarlabaşı, Sulu Kule gibi yerlerde tarih yok edildi” dedi. “Kentsel dönüşümler” ile kentlerin fiziki yenilenmesinden öte ekonominin ve tüketimin yeniden kurgulanması olarak değerlendirdiğini belirten Yalçıntan, “İstanbul yaklaşık 100 mahallesi dönüşüm tehlikesi altındadır. Bu mahalleler örgütlü bir direniş içerisindedir” diyerek, mahallelerde direniş içerisinde olan derneklerin örgütlülüklerine dikkat çekti.

‘EKOLOJİK BİR BELEDİYE’

Yerel yönetimler konusunda değerlendirme yapan Yeşil ve Sol Parti Eş Sözcüsü Eylem Tuncaeli ise, “Merkezin yetkilerinin kısıtlandığını ve yerinden yönetim mekanizmalarının geniş yetkililer ile donatılması gerekir” dedi. Tuncaeli, “Ekolojik yerel yönetim, belediyecilik olmalıdır. Çevreci değil ekolojik bir belediyecilik olması gerekir. Kent nufüsü küçülmelidir. Bu kadar kentleşmeler eşitsizlik ve şiddeti beraberinde getiriyor. Yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Yerinden demokratik özerk yönetimler olmalı. Yaşadığım yere ilişkin kararları benim vermem gerekir, başkasının değil” diye ifade etti.

Oturum 7: Geziden 2017 Referandumuna, Mücadelenin Yeni Seyri

Moderatör: Çiğdem Özbaş

Konuşmacılar: Erdoğan Aydın, Foti Benlisoy, Naci Sönmez

2017’ye referandumuna mücadelenin yeni seyri” tartışmalarıyla sona erdi. Eğitimci Çiğdem Özbaş’ın moderatörlüğünü yaptığı oturuma, Yeşil Sol Parti Genel Eş Sözcüsü Naci Sönmez, yazarlar Foti Benlisoy ile Erdoğan Aydın konuşmacı olarak katıldı.

‘GENİŞ DEMOKRASİ CEPHESİ İNŞA EDİLMELİ’

Oturumda ilk olarak konuşan yazar Erdoğan Aydın, kritik bir süreçten geçildiğini belirtti. “Hiç bir dönem Türkiye böylesi bir totaliter iktidar tarafından teslim alınması eşiğine gelmemişti” diyen Aydın, “Önümüzdeki süreci bir kader olarak mı yaşayacağız, yoksa bu durumu değiştirecek miyiz?” diye sordu. 12 Eylül askeri darbesini önemli bir viraj olarak gördüğünü kaydeden Aydın, AKP’yi işaret ederek, “Tüm iktidar aygıtlarını fethetmiş bir iktidardan bahsediyoruz. Mobilizasyon sıkıntısı olmayan bir iktidar ile karşı karşıyayız. Totaliter iktidarın tüm aygıtlarını belirleyen bir yapı söz konusu” diye konuştu.

Türkiye’de faşizan bir siyasetin olduğuna vurgu yapan Aydın, “Dilimizi güncellemeliyiz. Topluma güven verebilecek bir örgütsel tahkimat örgütlemek zorundayız. Bu dil inanılır, güvenilir bir dil olmalıdır” diye kaydetti. Geniş bir demokrasi cephesi inşa etmek gerektiğine işaret eden Aydın, bütün etnik kimliklerin sorununu çözecek bir toplumsal tabanın oluşması gerektiğini söyledi. Aydın, “Gerici ve totaliter kuşatmaya karşı kuracağımız hegemonya, Türkiye geleceği açısından önemlidir” şeklinde konuştu.

‘TABANDAN BİR MÜDAHALEYE İHTİYAÇ VAR’

Gezi direnişine değinene yazar Foti Benlisoy da, şunları aktardı: “Gezi bir Cumhuriyet mitingi olmuş olsaydı iktidar, bu kadar afallamayacaktı. Yeni bir Gezi olacaksa Gezi’yi aşacak bir hareket olmalıdır.c Referandum sonuçları Erdoğan’a önemli avantajlar sağladı. Bu başarı, bir purus zaferi değildir. Devlet içerisinde manevrası genişlemiştir. Muazzam olanaklar sağlamıştır. Devlet içinde farklı hizipleri kendine bağlaması için referanduma gitti. Lider oya sunulmuş. Buradan alınan güçle devlet içerisinde yeni bir düzenlemeye gitmiştir. ‘Hayır’ sonuçları öksüz bırakıldı. 2019’a ilişkin ciddi hesaplamalar yapılıyor. Toplumsal yapının parçalandığı bir yapı isteniyor. Bunun karşısında tabandan bir müdahaleye ihtiyaç var.”

‘YENİ POLİTİK AKLA İHTİYACIMIZ VAR’

Yeşil Sol Parti Genel Eş Sözcüsü Naci Sönmez ise, son yıllarda solun bölünmesinin analiz edilmesi gerektiğini ifade ederek, “80 öncesi sol hareketler gündem belirlerken, bugünkü sol birbirinden farklıdır. Bunu dönüştürmemiz lazım ancak böyle kazanabiliriz. Demokrasi cephesini örmek o kadar kolay değil. İtinayla yaklaşmamış lazım” dedi. Sol olarak her yere aynı jargonla yaklaştıklarını belirten Sönmez, şöyle devam etti: “Yeni bir politik akla ihtiyacımız var. Ortak bir akıl kurmalıyız. Seçmenin tercihi, bizim beklentilerimiz gibi sınıfsal değil. Sosyolojiktir. Referandumda bir miktar tutturulan dili büyütülerek devam etmesinden yanayım. İttifaklarımızı, illa bize benzeyenler ile değil, bize benzemeyenlerde kurmalıyız. Ancak, böyle başarılı olabiliriz. 2019’a giderken Kürt hareketi ve hepimizin de 7 Haziran dönmeli.”

3 gündür süren sempozyum, bu oturumun tartışılması ardından sona erdi.

Kaynak Dihaber