Ufuk Uras (23. Dönem İstanbul Milletvekili); 68’in 50. Yılı*

20.yüzyılda neyin olamayacağını gördük, 21. yüzyılda artık neyin olabileceğini tasarlayabiliriz. Siyaset geleceği, tarih geçmişi tasarlama faaliyeti. 68, geleceği hayal eden, ama o gelecek vaki bulduğunda da, “neydi o günler” diye geçmişi yâd etmeyi seven bir kuşağın adı. Hem gelecek tahayyülü, hem de geçmişin hafızası farklı olduğundan, tek bir 68’den bahsedemiyoruz. Kalıp kırıcı bir dönemi bir kalıba sokmaya da çalışmamak gerekir. 68’in özgürlükçü değerleri bugün de önemli bir pusula. 60’lı yıllar özgürlük rüzgârlarının estiği bir dönem olarak bilinir, ama Berlin Duvarı da 1961’de halkın katılımıyla inşa edilmeye başlanmıştı. 68 yerini tersine, yani 89’a bıraktığından beri bu yüzleşme daha yoğun yapılıyor.

İnsan doğasına uygun düzen arayışı anlamında ütopyalar sıkıcı da olabilir, hayal dünyamıza bir pencere de açabilir. 68’in modernleşmenin bir parçası mı olduğu alternatifi mi olduğu tartışmasında, 68’in aydınlanma değerleri karşısındaki tutumundan yola çıkılabilir. Burjuvazinin anlam dünyası içinde kalarak nasıl modernleşme sorgulanabilir, mütedeyyinlerin ve demokratik bir sekülerite içinde dünyaya bakanların anlam iklimleri nasıl ilişkilendirilebilir gibi bir dert olmuş muydu, emin değilim.

Akademik alana sıkışan bir devrimcilik, fikrî bir gettolaşmayla sonuçlandı. 68 kuşağı ağırlıklı olarak yeşil harekete yöneldi. Ama bugün herkes yeşil olunca, içi de boşaldı. Yunanistan’da Altın Şafak gibi neo Nazi bir parti bile kendini ekolojist olarak tanımlıyor artık.

68 devrimi dikey siyaset geleneği karşısında yatay siyasi ilişkileri ön plana çıkardı. Temsil siyasetine itiraz edildi. Hükmetme yöntemi olarak siyasetle, kendi kendini yönetme olarak siyaset ayrıştı. Tek merkezli ve temalı siyasetten çok merkezli siyasete geçiş önem kazandı. Siyasi öznelerin çeşitlenmesi ve ayrıcalıklı özne yaklaşımının eleştirisiyle kutsal metin gardiyanlığı dönemi aşılmaya çalışıldı. Komünizm komünalizme dönüşmüştü. Kuşakları karşılaştırma alerjisiyle imtiyazlı kuşak kabulüne karşı çıkıldı. 68 bir gökkuşağı hareketi oldu ve farklı kimliklerin hiyerarşik ilişkiyi reddeden bir biraradalığı ön plana çıktı.

Filozoflar belki dünyayı değiştirmek yerine değişik biçimlerde yorumlamışlardı, ama artık değişim için yeniden ve yeniden yorumlamak gerekiyor. Sivil itaatsizlikler politik itaatsizliklere dönüşmeye başladı.

Babeuf’un Eşitler Manifestosu’nda vurguladığı gibi halkın rızasının alınmadığı işlerde olmamak gerektiği kabulünde buluşuldu.

68, aynı zamanda savaşa ve emperyalizme karşı çıkarken, ön plana çıkan Vietnam dayanışmasıydı. Ama Vietnam, Kamboçya ve Çin ihtilafı bütün büyüyü bozdu ve beraberinde klasik emperyalizm teorisi de yetersiz kaldı.

Hegemonya kuralları koyma imtiyazıysa, bu imtiyazı kaldırmak kolay olmadı.

Bugün Aliev sosyalizmi, Çernobil sosyalizmleri karşısında, özgürlükçü siyaset anlayışları kendi zeminini buldu.

Bir şeyin -kapitalizmin- kendisine karşı çıkmadan sonuçlarına itiraz eden reel sosyal demokrasiyle, bir şeyin kendisine karşı çıkıp yerine bir şey koyamayan reel sosyalizm seçeneklerine mahkûm olunmadığı anlaşıldı.

60’lı yıllarda insanlık Gagarin ile uzaya çıkarak dünyaya dışarıdan bakabilmeyi bildi. Kendi dünyalarımıza da dışarıdan bakabilmek için paradigmalar arası bir yaklaşımla Frankfurt okulundan Marksizme, Beat değerlerinden varoluşçuluğa, geniş bir spektrumun etkisi oldu. Yine de 68 eşittir alturizmdi.

Türkiye 68’inde ise 27 Mayıs ve Kemalizim’in etkisi ve buradan kopuş çabası bir arada ilerledi. Kürt siyasi hareketi Türk soluyla özellikle MDD kanadına karşı Aybar çizgisiyle birlikte olurken, bu yan yanalık uzun bir dönem bir daha sağlanamadı.

Silahlı hareketin açık siyasal hareketlerin önüne çıkması 68’in çok vahşi bir biçimde bastırılmasıyla sonuçlandı. Küba’da Castrist hareket Batista rejimi tarafından affa uğrarken, Türkiye’de devrimcilerin öldürülmeleriyle sonuçlanmıştı. Yine de 12 Mart rejimine yönelik öneride bulunma gibi naiflikler 67 Yunan darbesi sonrası Yunan solunda olmadı.

Cezayir ve İran 68’i dikkate alınabilseydi orada da toplumsal hareketlerin vahşice bastırılmasından belki dersler çıkarılabilirdi.

Elrom cinayeti gibi vakalar sonucu devletin baskıcı karakterinin artması, aydınların da soldan uzaklaşma sürecini hızlandırdı.

Farklı alanları temellük eden Sartre türü aydınların sonuna gelindiği de söylenebilir. Üniversitelerin kitleselleşmesi ve öğrencilerin işsizlikle karşılaşması, hızlı bir radikalleşme dalgasını da tetiklemiş olabilir.

Siyasi koordinatların yeniden tarifi ihtiyacı, siyasi Rönesans ihtiyacını ortaya çıkardı. 60’ların yeni solu da bu zeminde büyüdü.

Avrupa’da 68 kendi babalarına itiraz ederken, siyasi/biyolojik/örgütsel babalar, onlarla yüzleşerek Holokost’u sorguladı, benzer bir soykırım yüzleşmesinin o dönemde bizde olduğu söylenemez.

Özellikle patriarkayla mücadele ve feminizmin toplumsal etkisi önemli olsa da siyasi yapıların birinci halkası diyebileceğimiz kesimde etkisi en az oldu.

68 kuşağı televizyonsuz büyüyen son kuşaktı. Henüz görüntünün egemenliği aklın yerini almamıştı. Yine de suya yazı yazılmadı ve önemli bir deneyim biriktirildi. Bugünün savaş ortamında savaş karşıtı bir mirasın değerlendirilmesi önem taşıyor.

68 Türkiye’si, Fransa’sı, Cezayir’i, Japonya’sı, Meksika’sı, vd. birbirinden farklıydı. Ama savaş/militarizm karşıtlığı, “kravatlı devrime hayır” duvar yazısında ifadesini bulan bürokratik egemenliklere karşı özgürlüklerden yana olmak, bu “altın dönemin” alamet-i farikasıdır. Diğer yandan, Prag işgaline karşı Avrupa’daki hassasiyet Ortadoğu’da karşılığını bulmazken, İran’da, Türkiye’de, Cezayir’de 68’in ezilmesi de Avrupa’da yeterince kendini duyuramadı. Prag baharının bastırılmasına tepkinin ülkemiz solunca ilgi konusu olmaması Castrist etkiyle ilgilidir. Castro yaşamının sonuna kadar, Sovyet tanklarının Prag’daki özgürlük arayışlarını bastırmasını destekledi.

Türkiye’nin 68’i Batıyla senkronize oldu ama Filistin meselesine ilgisini de unutmamak gerekir.

68’in ardından gelen sağcı iktidarlar karşısında bu sürecin kendini neden yeniden üretemediği sorgulanırken, geleneksel siyasi paradigmadan kopuş eğiliminin giderek konvansiyonel olanla kurduğu simbiyotik ilişki umutları zedeledi.

Başka ülkelerde pek tanık olmadığımız kuşak merkezli örgütlenmeler, siyasi alanın daralması ve siyasetsizleşme karşısında can simidi gibi algılandı.

Türkiye’de 68, 78 ve 88 kuşağını bir araya getiren bir siyasi çalışma içinde (ÖDP deneyimi) gördük ki 68 kuşağı 78 kuşağını şekillendirdi. Hatta buna tepki olarak bir 68’liler kotası bile isteyenler oldu.

68’in mirasyedilerinden geriye ne kaldı diye baktığımızda, her şeye rağmen biliriz ki bir yangında ilk kurtarılacak şey, her zaman hayallerimizdir. Hayallerin iktidarı hayali bir hayal bile olsa, hayallerinin katili olanlar, sonuçta hep yerkürenin sahiplerinin gözüyle bakanlar kendi zihniyet hapishanelerinin, tahliyesi mümkün olmayan mahkûmları oldular.

Bir insanın kendini başkalarıyla birlikte kurgulamaya cüret etmesinin adı değil miydi 68?

*25 Ocak 2018 tarihinde Salt Galata’da İstanbul Fransız Kültür Merkezi tarafından 68’in 50. yılı nedeniyle gerçekleştirilen “Fikirler Gecesi: Hayalin Gücü İktidara” etkinliği için hazırlanan konuşma metni.