Bu Suça Ortak Olmayacağız

 

Barış için Akademisyenlerden, üyelerimiz Emin Alper ve Erol Köroğlu’nun “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı için “Terör örgütü propagandası” ile suçlamasıyla yargılandıkları mahkemelere verdikleri savunmalardan alıntılanmıştır.

Erol Köroğlu’nun “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı için “Terör örgütü propagandası” ile suçlamasıyla İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki yargılandığı davadaki beyanıdır:

“11 Ocak 2016 tarihli bildiriyi imzalayan iki bini aşkın kişiden biriyim. Bu bildiriyi imzalayarak terör örgütü propagandası yaptıkları iddiasıyla haklarında dava açılan şimdilik birkaç yüz kişiden de biriyim. Bu birkaç yüz kişiyi ayrı ayrı ama bununla birlikte satırı satırına aynı sözcüklerle itham eden iddianamede ortaya koyulan suçlamaların hiçbirini kabul etmiyorum. Kabul etmeyişimin nedenlerini; gerektiği yerde kişisel özelliklerime de dayanan bir imzalama saikleri açıklaması ve iddianamenin neden tarafımca kabul edilemez olduğunun gerekçelendirilmesiyle ortaya koyacağım.

Kendi eğitimim ile öğretim ve araştırmacılık geçmişim üzerinden insan bilimleri alanında konuşlanan bir edebiyat ve kültür tarihçisiyim. 19 ve 20. yüzyıl modern Türk edebiyatı ve özellikle Türkçe roman uzmanıyım. Edebiyat-tarih etkileşimi temel hareket alanımdır. Birinci Dünya Savaşı döneminde devlet propagandası üzerine doktora tezi yazdım ve bu tez önce Türkçe, sonra İngilizce olarak yayımlandı. Propaganda, yirmi yıldır çalıştığım bir konu; tarihsel ve güncel biçimlerini tanıyor ve eleştirel bir biçimde çalışmaya devam ediyorum.

Akademik uzmanlığım dışında, aynı zamanda “eleştirel okuryazarlık” olarak adlandırılan bir alanda eğitim verdim ve vermeye devam ediyorum. Gerek daha önce çalıştığım üniversitelerde gerek şimdi çalışmakta olduğum üniversitede eleştirel düşünme ve iletişim becerileri, yani konuşma, dinleme, okuma ve yazma alanlarına dönük teknik eğitim verdim. Konumuzla alakası bağlamında, yazılı bir metnin nasıl verimli ve eleştirel okunup inceleneceğini uzmanlık düzeyinde bildiğimi söyleyebilirim. Aynı doğrultuda, argümana dayalı bir düşünce yazısının bütünlüklü ve tutarlı bir biçimde nasıl inşa edileceğini bildiğim gibi, bu tür bir yazının hangi noktalara dikkat edilmediğinde ortaya koyduğu tezi savunamaz hale geldiğini de çözümleyici bir biçimde ortaya koyabilecek donanıma sahibim.

İddianame benim için neden kabul edilemez?

İddianameye göre, “sözde barış bildirisi”nin “terör örgütünün alenen propagandası mahiyetinde olduğu sabittir.” (s. 2) Ayrıca bunun hemen akabinde, bildirinin güvenlik kuvvetlerinin teröristlere karşı yürüttüğü “operasyonların durdurulması için kamuoyu oluşturmak” amacında olduğu “anlaşılmış” ve “terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan soruşturma başlatılmış” olduğu belirtilmektedir.

Ben bir eleştirel düşünce uzmanı olarak, önümdeki metnin bu ana iddiaları açıklayıp savunarak ilerlemesini ve gereken noktalarda uzman görüşleri, istatistikler, tanıklıklar vb. üzerinden tezini kanıtlamasını beklerim. Ancak iddianame şaşırtıcı biçimde burada durmamakta ve ilerleyen sayfalarda bu defa 10 Mart tarihli bir basın açıklamasını da aynı teknikle, bazı yerleri kalın karakterlerle vurgulayarak harfiyen alıntılamaktadır. İddianame bana yönelttiği ithamda, imzaladığım ilk metinle suç işlediğimi ve bir imza metni olmadığı için şahsımla ilişkisini kavramakta zorlandığım 10 Mart tarihli açıklama üzerinden bu suçu işlemeye devam ettiğimi iddia etmektedir. Bu noktada bence her ikisi de suç teşkil etmemekle birlikte, bu iki metnin birbirine nasıl bağlanıp birincisine dönük imzam üzerinden bana yönelen ithama eklendiğini anlayamamaktayım.

“Post hoc hatası

Tarihsel anlatı, doğası gereği atlamalar ve belirli unsurların seçilmesiyle inşa edilir. Yeter ki, bu anlatı veri tabanıyla ilişkisini nesnel bir biçimde kursun ve kendi amacına uygun olanları seçerken olmayanları dışarıda bırakma tavrı sergilemesin. İddianamenin tarihe yaklaşımı ne yazık ki bu doğrultuda olmakta ve bu tavır daha sonra da görülmektedir. Söz konusu bölümdeyse, çok çarpıcı bir tarihsel anlatı kurulmaktadır. Buna göre 1980’lerde terör başlamıştır, devlet bununla mücadele edip 2014’te bir çözüm süreci başlatmıştır, fakat terör örgütü yüzünden bu süreç akamete uğramış ve devlet güvenlik güçleri aracılığıyla isyan çıkarmaya çalışan teröristlerin üzerine giderken, 22 Aralık 2015’te Bese Hozat “aydın ve demokratik çevreler öz yönetimlere sahip çıksın şeklinde talimat mahiyetindeki açıklama”yı (s. 5) yapınca, 11 Ocak 2016’da imzacısı olduğum bildiri yayınlanmıştır.

İddianame, tarihsel temellendirme yaptığını düşünürken özellikle komplo teorilerinde çok görülen ve kısaca “post hoc hatası” adı verilen bir mantık hatası yapmaktadır. Hatta temel tezini bu hataya dayanarak savunmaktadır. Bu ünlü hatanın tam Latince adı “post hoc ergo propter hoc”tur. Anlamı şudur: “Bu olay bundan sonra oldu, dolayısıyla bunun yüzünden oldu.” İddianame, 11 Ocak imza metnini Bese Hozat açıklamasına bu yolla bağladığı için, bol bol “tarihsel perspektif” lafı geçirmekle birlikte ikisi arasındaki bağlantıyı kanıtlayamaz durumdadır.

“Kurdish provinces”, “Kürdistan illeri” değil

İddianame 10. sayfada bildirinin İngilizce metnini ve 11. sayfada İngilizce metnin Türkçeye çevirisini vererek, iddiasını şiddetli bir biçimde kanıtladığını düşünmektedir. İddianameye göre İngilizce metnin üçüncü satırında geçen “Kurdish provinces” lafının Türkçe çevirisi “Kürdistan illeri”dir. İddianamenin 11. sayfasının son paragrafı ve tüm 12. sayfası bu bilgiye dayanan bölücülük ve terör örgütü propagandası suçlaması tekrarıyla geçecektir. Oysaki “Kurdish provinces” lafının çevirisi “Kürdistan illeri” değil, “Kürt illeri”dir. Yorum katmak istersek “Kürtlerin yoğunlukla yerleşik olduğu iller” diye çevirebiliriz ama hiçbir biçimde “Kürdistan” çevirisi çıkmaz. Eğer iddia makamı bu metni bir yeminli tercümana tercüme etttirdiyse, yemin kısmının gözden geçirilmesinde yarar vardır. Böyle bir çeviri hatası kabul edilemez.

İddianame bu noktadan sonra, artık tarihsel ve konjonktürel açıklama iddiasını da bir yana bırakır ve aklına gelen her şeyi sıralayarak suçlamaya devam eder. Örneğin 13. sayfanın ilk paragrafında uluslararası alandan bir örnek geliştirip hiçbir akademisyenin DEAŞ ile mücadele eden ABD ya da Avrupa ülkelerini bu örgüte katliam uygulamakla suçlamasına izin verilmeyeceğini söyler. Bu örneği sunarken elbette somut bir örneğe dayanmadığı gibi, aynı zamanda 11 Ocak imza metninin örgüte katliam yapıldığını söylediği varsayımından yola çıkmaktadır.

Yine aynı sayfada, Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Chris Stephenson’ın yargılanıp beraat ettiği davayı, imza metniyle ilgili suçun devam ettirilmesi olarak alıntılamaktadır. Bunun da Kürdistan hatasından bir farkı olmasa gerektir. Bu örneklerle 15. sayfaya kadar gelen iddianame burada uluslararası göndermelerini arttırır. Ancak ne yazık ki İspanya, ABD, İngiltere ve AİHM ile ilgili göndermelere rağmen hiçbir somut örnek verilmez, İngilizcesiyle “name dropping”den öteye gidilemez.

İddianame sonuç bölümüne geldiği 16. Sayfada “metnin öz itibarıyla PKK’nın yayınladığı bildirilerden bir farkının olmadığı”nı iddia eder. Elbette hangi bildirilerden bahsettiğini ve nasıl bir öz itibarıyla onlara benzediğini bize göstermekten imtina eder.

“Barışa dönük bir çağrı olarak gördüm”

Bu noktada, iddianameye yönelik değerlendirmemden 11 Ocak 2016 tarihli metni imzalama saiklerime geçiyorum. Ben 48 yaşındayım ve hayatımın büyük kısmı Türkiye’de, iddianamenin diliyle söylersek “Doğu ve Güneydoğu Sorunu”na maruz kalarak geçti. Türk ya da Kürt, yurttaş olduğum insanların ölümlerini izleyerek, bu ölümlere üzülerek, bazı zamanlar ölümleri kanıksayarak, sonra bu kanıksamadan utanç ve suçluluk duyarak ve ülkemizle ilgili her şeyin bir türlü çözülemeyen bu sorun içerisinde gelişmesine tanık olarak bu yaşa ulaştım. Bu nedenle, çözüm sürecini her Türkiye vatandaşı gibi ben de coşkuyla karşıladım, barış içinde yaşanan bir ülkenin hayaliyle mutlu oldum. Ancak barışın hayalini kurarken yeniden çatışmalarla karşılaşmak herkes gibi benim için de hayal kırıklığıydı. İmza metnine giden süreçte pek çok raporla desteklenen ve medyadan izlediğimiz gelişmeler endişe uyandırıcı ve moral bozucuydu. Devlet artık çözüm süreci peşinde görünmüyordu. O dönemde farklı kaynaklardan gelen pek çok imza metni ve basın açıklaması vardır. Ben, benim gibi akademisyenlere dönük bu kampanyalardan birine imza vermiş bulundum.

Söz konusu imza metnini pek de içime sinerek imzalamamıştım. Öncelikle metni biraz dağınık, derdini açıkça anlatmaktan uzak görüyordum. Geçen yıllarda onlarcasını imzaladığımız metinlerin artık pek bir işe yaramadığını da düşünüyordum. Ancak 11 Ocak 2016’da açıklanan metni yine de, bir bütün olarak değerlendirdiğimde barışa dönük bir çağrı olarak gördüm ve imzamı verdim. Evet, belki metindeki ifadeler sertti ama Barış İçin Akademisyenler’in metni bu sertlik üzerinden, vatandaşları olduğu devleti tekrar çözüm sürecini başlatmaya, barışı tesis etmeye davet ediyordu. Bu davetin duyulmasını istediğim, çatışmaların olduğu bölgelerdeki vatandaşların maruz kaldığı kötü koşulların bir an önce sona ermesini dilediğim için imzamı verdim. Tek amacım şiddetin durması çağrısına aracı olmak, duyulurluğunu arttırmak idi. Sonuçta bu hedef hasıl oldu ama metnin sesi duyulduğunda devlet tarafından ötekileştirilmeye maruz kaldık, dışlandık, çeşitli mobbing ve linç kampanyalarına uğratıldık. Mafya liderleri kanımızla duş alacaklarını ilan ettiler.

Vekillerim beni metni imzalamaya sevk eden ve iddianamenin “sözde tarihsel ve konjonktürel” açıklamalarında yer almayan gelişmeleri aktaran rapor ve bilgileri size takdim edeceklerdir. Ben şu anda bu konuya girmiyorum ve savunmamı şunları söyleyerek sonuçlandırmak istiyorum: Metne imzamı internet yoluyla verdiğim tarihte, artık pek de faydası kalmamış bir kamusal aydın pratiğini yerine getirdiğime inanıyordum. Oysa 11 Ocak 2016’nın hemen akabinde gelişen tepki kamusal aydınların bu tür kamuoyu oluşturma denemelerine son verdi ve böylece anayasal bir hak olan ifade özgürlüğünü askıya aldı. Öte yandan, içinde bulunduğumuz şu 3 Nisan 2018 tarihinde huzurunuzda yargılanmama kadar gelen süreçte çeşitli vurgularla ve vesilelerle tekrar edilegelen, bir damga ve lekeye dönüştürülen “suçlusun” ithamına rağmen, iddianameden de görüldüğü üzere somut bir suçlama üretilememektedir. Metne imza verdiğimde, içinde yaşadığım topluma borçlu olduğum sorumluluğu ifa ettiğime inanıyordum. O noktadan itibaren ifade özgürlüğünün rafa kaldırılacağını bilmiyordum. Buna dayanarak, eğer suçlanacaksam iddianamede yapıldığı üzere suça birtakım sanılar üzerinden kanıt tedarik ederek değil, somut kanıtlar üzerinden ilerlenerek suçlanmam gerektiğini düşünüyorum. Sonuç itibarıyla, suçlamaları hiçbir biçimde kabul etmediğimi saygılarımla heyetinize arz ediyorum.”

İstanbul Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nden Emin Alper’in Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzalaması sebebiyle “Terör örgütü propagandası” iddiasıyla Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandığı davadaki beyanıdır:

“1974 yılında Konya’da doğdum. Liseyi Ankara Fen Lisesi’nde, lisans eğitimimi ise Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nde tamamladım. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde “1960’lı yıllarda sosyal hareketler ve öğrenci hareketi” konulu doktora çalışmamı tamamladım. 2010 yılından beri İTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde öğretim görevlisiyim.

Akademisyenliğimin yanında senaryo yazarlığı ve film yönetmenliği de yapmaktayım. “Tepenin Ardı” ve “Abluka” adlı, yurt içinde ve dışındaki festivallerde onlarca ödül kazanmış iki filmin yazarı ve yönetmeniyim.

Hem doktora tezimde işlediğim konu hem de filmlerimde işlediğim temalara geriye dönüp baktığımda, 1990’lı yılların ve o yıllara hâkim olan çatışma ve şiddet atmosferinin düşünce ve hayal dünyamda nasıl derin izler bıraktığını görebiliyorum.

Üniversite yılları geldiğinde artık daha akılcı düşünmeye başlamış ve siyasetçilerin “bu bahar terörü bitiriyoruz” sözlerinin içi boş, klişe bir ifadeye dönüştüğünü anlamıştım. Giderek okuduğum kitaplar, içinde bulunduğum sosyal ortamın yarattığı entelektüel imkanlar sayesinde bu meselesinin salt güvenlik önlemleriyle çözülemeyeceğine ikna olmaya başladım.

Yüksek lisans ve doktora yıllarımda sosyal hareketler ve sosyal çatışmaların en başta gelen ilgi alanlarımı oluşturması bir tesadüf değildi. Ülkemin yıllardır kanayan yarası haline gelmiş olan ve bizim kuşağın bütün gelişme dönemlerine insafsızca damgasını vuran Kürt sorunu ve onun doğurduğu çatışma ortamı beni bu konuları daha derinden anlamaya doğru yöneltmişti. Bu yıllar boyunca sosyal, siyasal ve etnik çatışmaları karşılaştırmalı bir perspektiften ele alarak küresel bir kavrayış geliştirmeye çalıştım. Giderek Türkiye’nin son 30 yılına damgasını vuran çatışma ve şiddet ortamının Türkiye’ye özgü bir problem olmadığını, 20. yüzyılda benzer ölçekte siyasal çatışmalar yaşayan ülkelerin neredeyse çoğunluğu oluşturduğunu fark ettim. Daha akademik bir dille ifade etmek gerekirse, 1945 öncesinde Dünya üzerindeki başat silahlı çatışmaların devletler arasında gerçekleştiğini, ancak 1945 sonrası silahlı çatışmaların ezici çoğunluğunun ülke sınırları içinde ve devletlerle devlet olmayan silahlı gruplar arasında gerçekleştiğini öğrendim. Türkiye’de maalesef bu anlamda hiç de bir istisna değildi. Dolayısıyla karşılaştığımız mesele dış mihraklarla, ülke içinde oynanan oyunlarla açıklanamayacak neredeyse evrensel, tarihsel ve sosyal bir meseleydi.

Dünya tarihi ve siyaseti ölçeğinde edindiğim bilgiler, başka ülke deneyimleri beni “Kürt sorunu”nu çözmenin en insani, en akılcı ve en kalıcı yönteminin barışçıl yollarla silah bıraktırma ve ona eşlik eden demokratikleşme süreçleri olduğuna ikna etti. Başka ülkelerde etkili bir biçimde uygulanmış bu yöntemin Türkiye’de de uygulanmasının önünde bir engel yoktu. Nitekim 2000’li yılların sonunda yaşanan demokratik açılımlar bu konuda umut beslememe neden oldu.

Gerçekten de devlet kamuoyunda çözüm süreci adı verilen resmi adı ise birlik ve kardeşlik süreci olan bir sürecini başlattı.

Cumhurbaşkanı’nın 2015 tarihli konuşmasında aynen şu sözler geçmektedir:

“Bu süreçleri başlatan benim. Biz demokratik açılım olarak başlattık. Aldığımız mesafeyle birlik ve kardeşlik projesine dönüştürdük. Akil insanlarla birlikte de bunu çözüm süreci olarak taçlandıralım istedik. Karşı çıkanlar da oldu sahiplenenler de oldu.”

İşte ben de o sürece sahip çıkanlardan, destekleyenlerden biriyim. Çözüm süreci adı verilen dönemde çatışmalar sona ermiş, ölümler son bulmuştu. Bütün ülkede barışın, kardeşliğin geldiği, geleceği yönünde bir umut doğmuştu.

Fakat 2015 yılı yazında Güneydoğu’dan gelen haberler bende ülkenin tekrar, 1990’lı yıllarda uygulanan politikalara dönüldüğünü ve ülkemizin tekrar son derece acı verici ve geri dönüşsüz bir şiddet sarmalı ortamına girdiğini düşündürdü. Dava konusu bildiriyi imzalamamın nedeni de bu durumdan duyduğum endişeydi. Fakat hükümet bu bildiriyi neredeyse “vatana ihanet” ile eş tutup, imzacıları hedef gösterdi.

Siyasi iktidar barış sürecini desteklerken barış ve çözümden bahsedilmesinin övülmesini, hükümet barış sürecini bitirdiğini ilan ettikten sonra ise barışı ve çözümü savunmanın “ihanet” olarak görülmesini hiçbir akli ve ahlaki standartla bağdaştıramıyor ve bu davayı siyasi saiklerle açılmış bir dava olarak görüyorum.

Hukuk ve adalet böyle bir şey olamaz. Yasa ve hukuk o gün de bugün de aynı. Ne var ki siyasi iklime göre işlem yapılmakta ve aynı şey kimi zaman övülmekte, hatta teşvik edilmekte, başka zaman ise suç sayılmaktadır.

Metinde PKK şiddetini öven, meşrulaştıran tek bir satır dahi yoktur. Bazı cümleler hükümet politikalarına yönelik sert eleştiri ifadeleri barındırıyor olabilir. Ancak hükümetin eleştirilmesinin terör örgütü propagandası olarak kabul edilmesi hiçbir demokratik mantık çerçevesinde kabul edilemez. Dünyanın pek çok ülkesinde devletlerin teröre karşı aldıkları güvenlik önlemleri aydınlar tarafından sert bir şekilde eleştiriliyor. Örneğin Fransa’da 2015 yılında gerçekleşen terör saldırılarından sonra ilan edilen OHAL pek çok kişi tarafından yüksek sesle eleştirildi. Fakat bu eleştiriyi getirenlerin hiçbirisi terör propagandasıyla suçlanmadı.

Bu metnin altına imza atmamın tek nedeni ülkemizin geçmişte birkaç yıllığına dahi olsa derin bir nefes almasına neden olmuş olan barış sürecine, çözüm sürecine geri dönülmesi, bizim ve bizimki gibi pek çok kuşağın hayatında derin etkiler bırakmış bir sosyal travmanın gelecek kuşaklar üzerinde de benzer etkiler yapmaması arzusudur.

Bir akademisyen ve sanatçı olarak her zaman toplumsal sorunların şiddet dışı yollarla, demokratik mekanizmaların çalıştırılması ve diyalog aracılığıyla çözülmesi gerektiğine inandım. Dolayısıyla şiddeti herhangi bir şekilde meşrulaştıran ya da mazur gören bir metni imzalamam söz konusu olamaz. Bildiriyi tam tersine, şiddet karşıtı ve barış çağrısı yapan bir metin olduğunu düşündüğüm için imzaladım. Nitekim bildiri ne herhangi bir örgütün eylemlerinden bahsetmektedir ne de bunları meşrulaştırıp, tasvip etmektedir. Bildirinin tek günahı devlet politikalarını eleştirmesidir.

Bildiri, Anayasanın teminat altına aldığı düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alınmalıdır. Bilindiği üzere düşünce ve ifade hürriyeti sadece siyasal iktidarları rahatsız etmeyen, toplumun genelince olağan ve normal karşılanan görüş ve tutumlar için değil, asıl olarak toplumun genelince benimsenmeyen, hatta “şoke edici” olarak karşılanan görüş ve tutumları kapsamaktadır.

Metni imzalarken barış ortamının sağlanması isteği dışında taşıdığım başkaca bir motivasyon ve kasıt yoktur, olamaz. Bu nedenle terör örgütü propagandası iddiasını reddediyor ve beraatımı talep ediyorum.”