Sinan Tutal; Yeni Bir Dönem İçin

2.Olağan Kongremizi, öncesinde yeterli hazırlıkları yapamamıza rağmen gerek katılım açısından
gerekse coşku ve motivasyon açısından başarıyla tamamladığımızı ifade edebiliriz.

Kongreye giderken yaptığımız çağrıda;

“Çok uzun bir dönemdir politika denilen uzun ve sonsuz bir yolda birlikte yürüyoruz. Kimi zaman yorulup biraz dinlenmek üzere kenara çekilsek bile yürümekten hiç vazgeçmedik. Bu zor yürüyüşü sürdürme enerjisini birbirimizden aldık. Kimi zaman en sert eleştirileri yöneltsek de yanı başımızdaki dostların kararlılığı hepimize güç verdi. En derin hayal kırıklıklarını bile bu enerjiyle aşmaya çalıştık.
Sadece bizim içinde bulunduğumuz durum nedeniyle değil ülkenin yeni koşulları nedeniyle de yürüyüşümüzü nasıl devam ettireceğimizi belirlemek gerektiğini tüm arkadaşlarımız dile getirdi.
Birbirimizin aklına, fikrine ama her şeyden önemlisi enerjisine ihtiyaç duyduğumuz gün gibi ortada.
Politik ve örgütsel görevlerimizi saptayıp, birbirimizden aldığımız enerji ile bir kez daha yola koyulalım. Yorgun düşen arkadaşlarımızın koluna girelim. Biz yorgun düştüysek yoldaşlarımızın omuzuna yaslanalım.
Bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha hatırlayalım: Önemli olan yere düşmek değil ayağa kalkıp tekrar yola devam edebilmektir. Seçtiğimiz yolu, yürüyüş tempomuzu, malzemelerimizi vb. her şeyi tartışabilir ve değiştirebiliriz ama biz vazgeçmediğimiz sürece yolculuk devam eder ve yenilmeyiz.” demiştik.
Konferans sürecinde önümüzdeki döneme ışık tutacak önemli tartışmalar, değerlendirmeler yaptık, kararlar aldık. Partimiz açısından önümüze önemli politik ve örgütsel görevler koyduk.
2019, yaşanan ekonomik krizin kendisini daha da hissettirdiği; işsizlik-işten çıkartmaların arttığı, yoksulluğun çoğaldığı; batan, konkordato ilan eden şirket sayısının hızla yükseldiği; küresel ekolojik krizin, geri döndürülemeyecek sonuçlar doğurmaya devam ettiği bir yıl olacaktır.
İktidar, bu sorunlar yaşanmıyormuş gibi davranıp, hiçbir şey yapmamaktadır. Rant için tüm doğal yaşamı tahrip etmeye devam etmekte, aksine ekonomik krizin faturasını emeğiyle geçinenlere ödetecek yaptırımlara “krize karşı önlem” adını vermektedir.
İktidar bloğunun bütün baskı ve yıldırma girişimlerine rağmen hoşnutsuzluk ve tepkiler giderek artmakta, toplum içinde yaygınlaşmaktadır. Toplumun en geniş kesimlerinde tepkilerin açığa çıkarılması ve dört adalet fikri etrafında harekete geçirilmesi bu mücadelenin temelini oluşturacaktır.
Peki önümüzdeki dönemde bu mücadele sürecini günlük yaşama nasıl tercüme edeceğiz?
Yerel seçimler süreci, kısa dönemde toplumsal muhalefet güçlerine ve bize önemli olanaklar sağlayacaktır. Tek adam rejimi yerel seçimde elde etmeyi düşündüğü başarıyla, kurduğu sistemi taçlandırmak istemektedir. Bu yerel seçimlerde temel şiarımız tek adam rejiminin geriletilmesi olmalıdır. AKP-MHP ittifakının bu yerel seçimlerde yenilgiye uğratılması hem muhalefet güçlerinin moralini arttıracak hem de politikada yeni olanakların ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Bu nedenle yerel seçim sürecine var olan tüm kadrolarımızı ve örgütlerimizi, meclislerimizi seferber edebilmeliyiz. Mümkün olan yerlerde çok sayıda arkadaşımız muhtarlıklara, belediye meclislerine ve belediye başkanlıklarına aday olmalıdır.
Nasıl bir yerel yönetim ve yerel demokrasi istediğimizi anlatmalıyız. Her yerelde işlenmiş ve işlenmekte olan kent suçlarını açıklamalıyız. Yerel yönetimler için bir “yeşil sözleşme” önerebilmeliyiz. Yerellerde tek adam rejiminin geriletilmesi için değişik isimler altında kurulmuş ortak muhalefet alanlarında çalışmalı, kurulmamış yerlerde kurulması için inisiyatif almalıyız.
Önümüzdeki dönem temel çalışma alanlarımızdan biri de doğanın yağmalanmasına karşı ekolojik mücadele olacaktır. Ekolojik yıkımın durdurulması, doğayla uyumlu bir yaşamın kurulabilmesi için mücadele etmek, politikalar oluşturmak bizler için öncelikli görevler arasındadır.
İktidar bloku doğanın yağmalanmasını, krizden kendi çıkarlarını koruyarak çıkabilmenin bir yolu olarak görmektedir. Başta Kanal İstanbul Projesi olmak üzere geri dönülmez tahribatlar yaratacak rant projeleri yoluyla ekonomiye kaynak sağlamayı ve krizi ötelemeyi hedeflemektedir. Oysa bu projeler, sadece ekonomik krizin daha da derinleşmiş olarak tekrar karşımıza çıkması sonucunu yaratmayacak, bundan daha önemlisi tam bir ekolojik yıkıma yol açacaktır. Bu tür projelere karşı çıkmak vazgeçilmez ve ertelenemez bir görevdir.
Bu nedenle Türkiye’nin dört bir yanında süren ve de hızla artan ekolojik hareketlerle bir bağ kurmayı hedeflemek esas olmalıdır. Onlara destek olmak, dayanışmak konusunda somut adımlar atmalıyız. Kent konseylerine katılmalı, bölgelerdeki çevre platformları ve onlara benzer yapılarla ilişkilerimizi güçlendirmeliyiz.
Eşitlik ve adalet için verdiğimiz mücadele, ekoloji mücadelesinden ayrılamaz. Çevre ve iklim adaleti, sağlıklı suya ve gıdaya erişim hakkı, gelecek kuşakların ve nihayet doğanın hakları için verdiğimiz mücadele, yani yaşanabilir dünya idealimiz mücadelemizin temel eksenlerinden biri haline gelmelidir. İklim değişikliğinin geri dönülemez noktaya gelmesine yol açan fosil yakıta dayalı enerji sistemiyle “kalkınmadan” vazgeçmek gerektiği artık herkesin malumudur. Yanlış enerji, ulaşım politikaları ile hedeflenen “refahın” aslında yıkım olduğu ne yazık ki yaşanarak öğrenilmiştir. Bizler için aslolan yaşamın sürdürülebilir olmasıdır ve mücadelede bu eksende şekillenecektir.
Önümüzdeki dönemin temel mücadele alanlarından biri de barış mücadelesi olacaktır. Saray rejimi “beka sorunu” retoriği ile toplum içinde var olan kutuplaşmaları körüklemeye ve yandaşlarını konsolide etmeye çalışmaktadır. Bu amaçla başta Kürt halkı olmak üzere farklı toplumsal kesimlerin “düşman” olarak algılanması sonucunu doğuracak stratejiler izlemektedir. Bu yetmemekte sürekli “dış düşmanlar” icat etmekte ve tabanını bunlara karşı savaş politikalarıyla mobilize etmeye çalışmaktadır.
Bu tuzağa düşmenin daha fazla baskı, yokluk ve yoksunluk demek olduğunu topluma anlatmak, barış politikalarını hayata geçirmek zorundayız. Bu bağlamda Kürt halkına ve demokratik siyaset zemininde örgütlenmelerine yöneltilen her türlü baskıya karşı çıkmak, onlarla sadece dayanışma göstermek değil; demokratik bir toplumu kurabilmek için omuz omuza yürümek gerekmektedir. Barış talebinin ve mücadelesinin yükseltilmesi bu yürüyüşün en önemli özelliklerinden birisi olacaktır.
İktidar blokunun Suriye ve Ortadoğu’da sürdürdüğü ve halkları birbirine düşman etmeye yönelik politikalar ve sınır ötesi operasyonlar bu stratejinin yansımasıdır. Bu politikalar karşısında barış mücadelesini yükseltmek ve tüm yabancı güçlerin Suriye’den, Ortadoğu’dan çekilmesini talep etmek, Suriye’de demokratik ve politik çözümü savunmak gerekir.
Bir diğer önemli mücadele alanlarımızdan biri de insan hakları alanı olacaktır. İktidar blokunun baskıcı politikalarının en somut göstergeleri cezaevlerine doldurulan, rehin gibi davranılan, barış istedikleri için işlerinden atılan insanlardır.
AİHM kararına rağmen tahliye edilmeyen Selahattin Demirtaş, açlık grevinde olan Hakkari milletvekili Leyla Güven, hakkında iddianame bile düzenlenmeden hapiste tutulan Osman Kavala, hapis cezasına çarptırılan Gencay Gürsoy, Şebnem Korur Fincancı, sözde darbe çağrısı gerekçesiyle gözaltına alınıp, adli kontrol ve yurt dışı yasağı konan Müjdat Gezen, Metin Akpınar, KHK’lerle işsizliğe ve açlığa mahkum edilmek istenen demokrasi ve barış savunucuları ve kamu çalışanlarıyla, görevlerinden alınarak hapsedilen belediye başkanlarıyla dayanışma içinde olmak ve onların demir parmaklıklar dışına çıkmasını sağlayacak bir mücadeleyi gerçekleştirmek zorundayız.
Yeni dönemde, yukarda belirtmeye çalıştığım alanlardaki mücadelenin ihtiyaçlarına göre örgütsel yapımızı güçlendirmek, üye sayımızı arttırmak, meclislerimizi işletmek ve diğer toplumsal muhalefet kesimleriyle daha nitelikli, sağlam ilişkiler kurmak öncelikli işimiz olacaktır.
Bu mücadelede dostça tartışıp, kardeşçe mücadele etmek dileğiyle yolumuz açık olsun…

PAYLAŞ