Sevgi Çifter; Ursula’nın Dünyaları

Anısına saygıyla… 

 

Senden çok uzaklarda yaşamış, yüzyüze gelmen büyük ölçüde olanak dışı, sadece kelimelerinden, sözlerinden, kadın sesinden tanıdığın bir kadından ilk ismiyle, Ursula diye söz etmek, bu samimiyeti kurmak nedendir? Onun yazdıklarında kendini bulmakla ilgilidir bence; onun samimiyetine inanmak, onun dünyalarında özgürce dolaşırken seni sen yapan birçok eşikle karşılaşmak, onu kendinle özdeşleştirmek, kendine çok yakın hissetmektir.

İlk okumalarının üzerinden yıllar geçtikten sonra yeniden, yeniden okunacak külliyata sahip olan Ursula; Kroeber soy ismiyle 21 Ekim 1929’ta Kaliforniya’da doğdu. Annesi Theodora için “psikolog ve yazardı” diyor kaynaklar. Le Guin’in tutkunu olanların bildiği, bilmeyenlere ise kısacak bir özet olacak yaşam öyküsüne geçmeden, annesi Theodora’nın yazmaya geç başladığını düşünen bir kadının, Ursula’nın, 1988’te kaleme aldığı Balıkçı Kadının Kızı makalesinde yazdıklarına bir bakalım: “Theodora kişisel sorumluluklarına öncelik verdi, kronolojik bakımdan. Dört çocuk büyüttü, onları evlendirdi, yazmaya sonra başladı (…) Yıllar sonra ona sordum. ‘Yazmak istedin de bizden kurtulana kadar bilerek mi bunu erteledin?’ Güldü ve dedi ki: ‘Hayır, hayır, sadece henüz hazır değildim’”. Aynı makalede Ursula annesinin, 1879’da Colorado’da medeniyetin uzağındaki bir madenci kasabası olmasına rağmen kadınlara oy hakkı tanımış olan Wyoming’de dünyaya gelmiş olmakla ve aynı zamanda erkeklerin binemediği bir aygıra binmekle övündüğünü de yazar ve ekler: “Yine de Evdeki Melek o yıllarda çok etkindi; verdiği mesaj da kadınların ihtiyaçlarının herkesinkinden sonra geldiğiydi. Annem gerçekten Woolf’un ‘erkeklerin almasını istediği kadın’ dediği o meleğin vücut bulmuş hali sayılabilirdi. Erkekler ona âşık olurdu. Hepsi: Doktorlar, tamirciler, öğretim üyeleri, böcek ilaçlayıcıları. Kasaplar etin en iyi kısmını ona ayırırlardı. Annem aynı zamanda kızına karşı talepkâr, destekleyici, şefkatli, iyi, sevgi ve hayat dolu, birinci sınıf bir anneydi. Sonra, altmışına doğru, birinci sınıf bir yazar oldu”

Kadın yazarların yaşamının bir özeti gibi görünen bu alıntılardan sonra Ursula’ya gelirsek, işte böylesi bir annenin gözetim ve eğitiminde, antropolog bir babanın sevgisiyle üç erkek kardeşiyle birlikte büyüdü. Kendi ağzından Ursula çocukluğunu şöyle anlatır: “Çocukluğum ‘mutluydu’ denilebilir. Annem ve babam sevgi doluydu, nazikti, zekiydi, üstelik büyük bir halam da vardı. Üç büyük ağabeyim etrafta dolaşır en küçükleriyle kavga edip dururdu. Ve ailemdeki herkes kız olmamdan dolayı gurur duyardı. Bu, elbette bir kadın olmamdan memnun olmamı sağladı.

Babam bir üniversitede profesördü. Biz 1930’un ekonomik buhranlı yıllarında Berkeley’de güzel bir evde yaşardık ve yazları da Napa Vadisi tepelerinde eski bir çiftlikte. Ben bir devlet okulunda okudum. İyi bir eğitim aldım. Etrafımızda pek çok ziyaretçi, pek çok konuşma, malzeme, her şey hakkında pek çok fikir, bolca kitap, bolca müzik ve hikâye anlatıcı vardı. Zihin hayatı canlı olabilecek biriydim. Bir şey sormak için düşünür ve eğlenirdim.

İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm kardeşlerim savaşa gitti ve yazları vadide yalnız başına geçmeye başladı. Sadece ben, annem ve babam. Eski evde TV yoktu. Radyoyu açar savaş haberlerini dinlerdik. Bu sessizlikle geçen yazlarda, bir genç kız olarak tepelerde dolaştım ne işim vardı ne gücüm. Yapacak hiçbir şey yoktu. Bu zamanlar benim için çok önemlidir. Ruhumun bundan sonra oluşmaya başladığına inanırım.”

Colombia Üniversitesi’ni bitirdikten sonra yüksek lisansını Fransa ve İtalya’da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı üzerine yaptı.  On iki yaşında ilk kitabını yazdığı söylenen Ursula, 1951’de 22 yaşındayken tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi, üç çocuk doğurdu. 1962’de yayımlanan ilk öyküsünden itibaren onlarca bilimkurgu ve fantezi romanı, öyküsü,  11 çocuk kitabı, şiirler, makaleler yazdı, çeviri yaptı ve birçok üniversitede ders verdi.  Yazar 87 yaşını sürerken, ABD’nin Oregan eyaletindeki evinin penceresinden; volkanik patlamadan beri Fuji Dağı gibi muhteşem bir külah şeklinde kalan ve yılın birçok ayı karlarla kaplı bir zirvesi olan St. Helens Yanardağı’nı izliyordu ve 88 yaşında kendi yarattığı; cinsiyetsiz, eşitliğin, adaletin olduğu dünyalara doğru yelken açarak aramızdan ayrıldı.

İlk öyküsü yayımlandıktan altı yıl sonra, Yerdeniz Büyücüsü’nü (1968) yazan Ursula Le Guin, 40 yıl boyunca Çevik Atmaca ile Yerdeniz’de dolaştı. Ama öncesinde Karanlığın Sol Eli (1969) ile Nebula ve Hugo bilimkurgu ödüllerini aldı. Bu arada melekliği bırakıp yazar olan annesinin “Neden kadınları yazmıyorsun?” sorusu ile karşılaştı. Verdiği yanıt hep olduğu gibi samimi ve sahiciydi: “Nasıl yazacağımı bilmiyorum”. Çünkü o güne kadar, kendi deyimiyle; ırk, sınıf, para ve sağlığın getirdiği talihle çifte ip cambazlığı yapmış, erkek üstünlüğüne dayalı toplumun içselleşmiş ideolojisinden başka bir şey olmayan yargı ve faraziyeler tarafından ne ölçüde denetlenip sınırlandığını görmezden gelmişti. Balıkçı Kadının Kızı makalesinde şöyle anlatır o günleri: “Yetmişlerin ortalarına kadar romanlarım kahramanca serüvenler, yüksek teknolojili gelecekler, iktidar dehlizlerindeki erkekler hakkındaydı. Erkekler, başkahramanlar onlardı, kadınlarsa çevresel, yani ikincildi. (…) Kadınlar hakkında nasıl yazılacağını bilmiyordum -pek azımız biliyorduk”.

Bu ‘pek az’ın içine girmek Ursula’nın yıllarını alır ve Çevik Atmaca ile Yerdeniz’de dolaşmaya başladıktan yıllar sonra, Tenar’ı yazmaya karar verir. Ursula Le Guin eril dilin tuzaklarının farkındalığı ile dilini, sözünü kadından yana kullanır ve Tehanu (1990) böylece çıkar ortaya. Aradan yıllar geçmiş, Tenar büyümüş, olgun bir kadın olmuştur. 2013’te Güzide Ertürk’ün yaptığı söyleşiye şöyle yansır Tehanu: “O kitabı, -Tehanu- yazmayı 17 yılda öğrendim. Şanslıyım ki o seneler feminizm, kadınların kendi sesleriyle konuşmalarını destekliyordu. Böylece Yerdeniz’e geri dönüp, onu yukarıda erkeklerin durduğu yerden değil, aşağıdan güçsüzlerin, kadın ve çocukların gözlerinden görebilirdim. Aynı dünya ama ne kadar farklı. (…) Erkekleri merkeze koyup, diğer herkesi bir kenara iten gelenekte dursaydım, bunu asla bilemezdim”.  

Ursula Le Guin, toplumsal cinsiyet rollerini yeniden kurgulayarak yeni kapılar açtı edebiyat dünyasında ve dilin öznesi olma, yeni bir dil oluşturma uğraşını sürdürürken kitaplarının sayısı 20’yi geçti. Bizde geniş kesimlerce Mülksüzler (1974) ile tanınan Ursula 5 kez Hugo, 5 kez de Nebula ödülünün yan ısıra birçok edebiyat ödülünün de sahibi. Atuan Mezarları, Karanlığın Sol Eli, Bağışlamanın Dört Yolu, Lavinia, Kadınlar-Rüyalar-Ejderhalar, Yaban Kızlar, benim vazgeçilmezlerim olarak ilk anda sayabileceklerim ve okumaktan hiç vazgeçemeyeceklerim.  Tabii bir de yazma serüveninin izlerini süren, Dümeni Yaratıcılığa Kırmak ve Zihinde Bir Dalga var başucumda.

Ursula Le Guin’in hayatının Arwen Curry tarafından belgesel olarak edebiyat tarihine kazandırılması uğraşı var bugünlerde. Belgesel için yönetmen Curry’nin bir kampanya düzenlendiğini yazıyor New York gazeteleri ve Le Guin’i 20. yüzyıl Amerikan edebiyat sahnesinin ürettiği en büyük yazarlardan biri olarak nitelendiriyorlar.

Le Guin’in Rüyanın Öte Yakası adlı romanı 1980 yılında filme çekilirken, Yerdeniz Öyküleri Goro Miyazaki tarafından animasyon olarak izleyiciye ulaştı.

Ötekini, varlığını yadsımadan ya da değiştirmeye çalışmadan betimleyen, yeniden gezegenler kurmak yerine var olanlarının cinsiyetsiz veya kadından yana, eşitlikçi bir değişim geçirmelerini öngören Ursula Le Guin’in eserlerinde antropoloji, sosyoloji ve psikolojinin yanı sıra Uzakdoğu felsefeleri, telepati ve kehanet gibi parapsikolojiden de yararlandığını görüyoruz. Bilimkurgu da yazan Ursula’nın metinleri hiçbir zaman teknolojiye boğulmuş hissi vermiyor. Gezegenlerarası yolculuk yapılıyor ama araçlar bir erkeğin yazabileceği gibi teknik olarak hiç anlatılmıyor örneğin.

Kendisi herhangi bir tanımlamaya sıkıştırılmaktan hoşlanmasa da, feminist olmasının yanı sıra, ekolojist, Taocu ve anarşist olarak da tanımlanan Le Guin’in yapıtlarında “baskıcı hükümete karşı gelmek ve insanların temelde birbirlerine/bir diğerine yardım etmeye eğilimli olduklarına inanmak” olarak tanımladığı anarşizm de yer alır. Tüm bu kimlikleri harmanlayarak ortaya çıkardığı kitaplarında ise kimsenin duygularını incitmeden, mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etme yolunda iyi-güzel bir yaşama doğru yürüyor Ursula.

Bilimkurgu camiasında kadın ve toplumsal cinsiyet temalarını feminist bir bakışla kaleme alan ilk yazarlardan biri olarak bilinen Ursula için temel öğe insandır; trende seyahat eden, göl kıyısında balık tutan, yabani ot toplayan kadındır, kendini bulma, büyüme yolunda büyükannelerin sesine kulak veren erkektir. İnsanlar için istediği ve önerdiği de zor ve acılı bir geçmişi de olsa, iyi ve güzel bir hayattır.