Sami Evren; Sıra Hep Sende…

Türkiye’de 1 Mayıs ile ilgili, görüş oluşturmak makale yazmak emekçilerin sorunlarını sokağa, eyleme taşımak, yaşamın içinde gerçekçi gündemi oluşturmak oldukça zor. Bu zorluk baskın seçim kararı ile daha da arttı. Kendi doğallığında emeğin haklarını mücadele ve dayanışmayı öne çıkartarak sermayenin programı karşısında emeğin programını 1 Mayıs’ta alanlara taşımak emekten yana siyasetin, emekten yana sendikaların asli görevidir. Uzun zamandır bu görevin yerine getirilmediğini ifade edebiliriz. Nedenlerini konuşmak için sendikaların, emekten yana siyasetin kendisiyle derinden, açık içten bir yüzleşme yaşaması gerekmektedir.’’Bu daha başlangıç’’sloganının karşılığı ancak böyle oluşabilir.

Emek örgütleri, şu anda maalesef, devletin ve sermayenin dönüşüm sürecine karşı kendini yeniden yapılandırmaktan imtina etmiş durumda. Eski bildik mücadele yöntemlerini aşacak irade gösteremiyorlar. İktidarın emeğe yönelik saldırılarını, ülkede olup biten demokrasi dışı gelişmeleri bir bir sıralamak, önemli bir şey söylendiği anlamına gelmiyor. Bilinen gerçekleri sıralamak ve giderek mağdurluğa ‘’sığınmak’’ mücadeleyi ortaya bırakmaktır.

Mevcut sendikal işleyiş emek hareketin geleceğini, yeniden yapılandırılmasını sürekli erteleyerek işlevsiz bürokratik yapılara dönüşmüş durumda. Bu mekanizma mücadeleyi sığlaştırırken, öneri ve tartışmalara kendini kapatarak suskun bir üslupla eleştirilerin önünü kesen bir yerde duruyor.

İstanbul’da ilk defa bu yıl sendikalar Taksim tartışmasına girmeden doğrudan miting yapacakları alanı belirlediler. Şekli olarak her ne kadar kendi özgür iradeleriyle belirlemiş olsalar da durum böyle değil. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL sürekli hale getirilmiştir. Böylece yeni hazırlanan siyasi ortamla milyonlarca muhalif susturulmuştur. İşini kaybetme ya da tutuklanma korkusu ile toplumsal bir tedirginlik hali ile karşı karşıyayız. Baskıcı rejimlerin genel karakteri bu diyebiliriz. Evet öyledir de fakat her baskıcı rejim bunu başaramaz, ciddi bir dirençle karşılaşır. Burada sorun sendikaların örgütlü kesimlerin bu direnci oluşturamamasıdır. Böyle olunca toplumun bütün kesimleri umutsuzluğa ve çaresizliğe teslim edilmiş oluyor.

Bir kentin tarihi, kültürü, toplumsal mücadelelerin hafızası, sokaklar ve meydanlardır. Taksim Meydanı Türkiye işçi sınıfı için bu anlamda çok şey ifade eder. 1 Mayıs’ı basitçe bir miting olarak görmüyorsak, Taksim Meydanı da basitçe geniş bir mekân olarak görülemez. 2018 1 Mayıs’ında sendikalar Taksimi gündemlerine dahi alamayarak, kestirmeden Maltepe’de kutlayacaklarını açıkladılar. Bu sorunlu durumu konuşmaya fırsat kalmadan OHAL uzatıldı ve baskın seçim takvimi açıklandı. Böylelikle rejimin kendi geleceğini güvence altına alma konusundaki ısrarını, yarattığı bütün suskunluklar üzerinden inşa etmeye başladığını söyleyebiliriz.

Emekçiler açısından 2018 1 Mayıs’ı suskunluğu bozan, Türkiye demokrasinin defosunu deşifre eden bir eylem olarak görülmelidir.

24 Haziran Seçimleri ile İktidar devlet ilişkisi yeni bir evreye yöneliyor

Küresel kapitalist sistemin uygulamaya koyduğu neoliberal politikalar, her ülkenin iç siyasetine uygun olarak uygulama pratiği kazanıyor. İç siyasette uzun zamandır yoksullar ve zenginler arasındaki çelişki, siyaseti belirlemiyor. Aksine bu konu yok sayılarak görünmez kılınarak farklı gündemlerle toplum saflaştırılıyor. Bu saflaşmaların her iki tarafında da yoksullar olabiliyor. Sınıfsal olmayan bu saflaşmanın sosyolojik gerekçeleri egemen siyasetin politik programına dönüşmüş durumdadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş sürecinden bu zamana kadar geçirdiği iktisadi tarihi, dünya kapitalist sistemindeki gelişmelerle hep uyumlu oldu. Bu uyum bundan sonraki dönemlerde de devam edecektir. Çünkü uyumsuzluğu ortaya koyabilecek antikapitalist bir program etrafında oluşmuş muhalif bir durum şimdilik gözükmüyor. En son şeker fabrikalarının özelleştirilmeye başlanması da gösteriyor ki, uzun zamandır devletin iktisadi alandaki görevlerini terk etmeye başlaması, kamusal alanlardaki varlığına son vermesi, küresel şirketlerin ülkeye davet edilmesi sürecinin geldiği aşamaya bağlı olarak devletin idari yapılanması işlevi ve görevlerinde de yeni düzenlemeler hep yapıla gelmiştir.

AKP iktidarları ile sermaye arasındaki gönüldeşliğin sloganı “ekonomide istikrar’’ olmuştur. Küresel şirketler ve onların yerli uzantıları açısından Türkiye’deki demokrasi meselesi kendileri için demokrasidir. Grev yasaklayan, örgütlenme özgürlüğünün önünde engel çıkartan, ucuz işgücü piyasası oluşturan, asgari ücreti düşük tutan, göçmenleri ucuz emek gücü olarak kullanan, sarı sendikaları teşvik eden hükümetler sermaye için ‘’demokrat’’ hükümetlerdir. Anayasa, siyasi partiler yasası, seçim sistemi, parlamentonun oluşumu gibi meseleler çok da umurlarında değildir. Yeter ki ‘’güven’’ ve ‘’istikrar’’ bozulmasın!

24 Haziran Seçimleri ile İktidar devlet ilişkisi yeni bir evreye yöneliyor. Yeni dönem parti devleti ilişkisini güçlendirirken partililerin şirketlerini de devletin güvencesinde büyütme hesapları yapılmaktadır. Milyonlarca dolar ayrıcalık, şirketlere teşvik adı altında sunuluyor. Devlet “mali disiplini” uygulamanın güvencesidir. Kriz dönemlerinde sermayenin ihtiyacı olan teşvikleri, halktan topladığı dolaylı vergiler sayesinde şirketlere aktarıyor. Yeni fonlar kurulacak. Kurulan fonlar büyük şirketlerin ihtiyaçlarına göre kullanılacak. Tabii ki bütün bunlar şirketlere yetmeyecek; kıdem tazminatları el çabukluğu ile nasıl buharlaştırılır onun da dolaylı hesapları yapılacak. Yandaş sendikalar tam bu noktada sarı çizgilerini açıklayacaklar!

25 Haziran’a akan zamanda

Emekçiler açısından 24 Haziran seçimlerinin sonuçları ne olursa olsun, demokrasi mücadelesi emekçilerin esas gündemini belirleyecek. Hak arama mücadelesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesi sancılı bir sürece girdi. Afrin operasyonu ve ABD’nin Suriye’yi vurmasından sonra Ortadoğu’daki gelişmeler ve Türkiye’nin dış politikada varacağı nokta hangi belirsizliklere gebe hep birlikte izlemekteyiz. Siyasi iktidar ayakta kalma aracı olarak milliyetçi ve muhafazakâr kitleleri yanında tutabilmek için ortaya koyduğu hamlelerin meyvesini 24 Haziran’da toplamak istiyor. İktidarı baskın seçime sürükleyen ekonomik göstergeler, erken seçim hamlesi ile piyasaları ne kadar rahatlatacak? Yabancı yatırımcılar için cazip olan Türkiye’nin, bu cazibesinin giderek kaybolmasını, yerli şirketlerin dahil yurt dışına para kaçırmasına neden olan gelişmeleri birlikte izlemekteyiz. Enflasyon çift haneli sinyal verirken, kurdaki oynaklık durdurulamıyor.

Biz emekçiler olarak şunu şimdiden tahminin ötesinde net olarak söyleyebiliriz. Tek adam rejimi seçimlerde istediği sonuçları elde ederse emekçilere kemer sıkma politikası en ağır şekilde uygulanacaktır.

Toplumun en az yarısının “hayır” dediği bir iktidarı gönül isterdi ki 1 Mayıs’ta emekçiler silkelesin. Ancak böyle bir durum ne yazık ki yok. Sınıfın kendisi için sınıf olma bilinci toplumsal bir mücadeleye dönüşse, zaten bunları konuşmaya bile gerek kalmaz. Uzun zamandan bu yana parçalı derli toplu olmayan, toplumsal mücadeleyi genişletemeyen bir hat söz konusudur. Emekçilere umut olabilecek muhalif politik ana bir akım ortaya çıkamamıştır. Bu anlamda bu ülkenin emekçileri yoksulları, dışlanmışları öksüzdür. HDP bileşen partileriyle birlikte bu politik sorumluluğa talip olmuştur. Bu sahiplenmişlik siyasi iktidarın baskılarının, medyanın yarattığı bilgi kirliliğinin yanı sıra HDP’nin de eksikleri nedeniyle politik mücadelede sınırlı bir etkiyle kalmıştır.

Kent yoksulları, dışlanmışlar, ekolojik mücadele verenler, ayrımcılığa uğrayanlar, yok sayılanlar, otoriter ve baskıcı rejimden bunalanlar, çok farklı kesimlerden yükselen itiraz sesleri kendi içinde kısık duruyor. Kanal İstanbul, Akkuyu – Sinop Nükleer santralleri gibi büyük projelerin yanı sıra ve çok sayıda ekolojik sorun ile karşı karşıya bulunmaktayız. Çevresel tahribatlara karşı mücadele platformları kuruluyor, Gezi’nin birikimleri mahallelerde yan yana gelişlere dönüşüyor. Son zamanların suskunluğunu 8 Mart’ta kadınlar bozdu. Binlerce kadın taleplerini haykırmaktan geri durmadı.

Şimdi sıra emekçilerde! Şimdi umutsuzluğu çoğaltma değil umudu yaratma; çaresizliğin içinden çare çıkartma zamanıdır!

İşte o zaman 25 Haziran’a akan zamanda; 1 Mayıs Maltepe’ye mahkûm bırakılamaz. İşte o zaman Taksim’de oluruz.

Ve işte o an OHAL kaldırılır, KHK’ler hükümsüz kalır.