Röportaj: Ozan Güler; Türkiye ve Avrupa’da Yaşayan Mülteciler ve Sorunları

Yeşil Sol Gündem olarak, uluslararası göç, kent sosyolojisi ve demografi alanında çalışmaları ve yayınları ile tanınan Didem Danış ile Türkiye ve Avrupa’da yaşayan mülteciler ve sorunlarına dair konuştuk.

Didem Danış kimdir?

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olan Didem Danış lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Sosyoloji Bölümlerinde tamamladıktan sonra, yüksek lisans derecesini ODTÜ Sosyoloji Bölümünden aldı. Doktorasını 2008 yılında Fransa’da EHESS’te tamamladı. Tezinde Türkiye’de transit göç olgusunu ele aldı ve Iraklıların Türkiye üzerinden geçen göç süreçlerini ulus ötesi ağlar kavramını kullanarak inceledi. 2011 yılında doçentlik derecesine hak kazandı.

Türkiye’de daha önce 2011’de yaşandığı gibi bir mülteci krizi yaşandı mı? Yaşandıysa o zamanki devlet politikalarıyla şu anki devlet politikasının farkları nelerdir?

Sanki çok yeni bir mevzuymuş gibi tartışıyor olsak da aslında yüzyıllardır bu coğrafya büyük göç hareketlerine sahne oluyor. Osmanlı döneminde bunun pek çok örneği var; 1912 Balkan Harbinden sonra kalabalık bir nüfusun İstanbul ve Anadolu’ya sığınması gibi.

Daha yakın döneme gelirsek Suriyelilerden önce iki büyük sığınma hareketinden bahsedebiliriz. Biri 1989’da Bulgaristan’daki Jivkov yönetiminin ırkçı baskılarından kaçarak Türkiye’ye gelen Türk ve Müslüman nüfus. Diğeri de 1991’de Irak’ta Baas rejimine karşı ayaklandıktan sonra Saddam Hüseyin yönetimindeki ordunun karşı saldırısından kaçarak Türkiye’ye sığınan Iraklılar oldu. Bu iki örnekte de devlet gelen grubun etnik kimliğini dikkate alıp, “soydaş” olanlara ayrıcalık tanıyan bir kabul politikası izledi. Bulgaristan’dan gelenler soydaş kabul edilerek hemen vatandaşlığa alınırken, Irak’tan gelen Kürtler 2,5 ay gibi kısa bir sürede Irak’a geri gönderildi ve ülkenin kuzeyinde kurulan “güvenli bölge”ye yerleştirildi. Suriyeli mültecilerin gelişinde ise açık kapı politikası izlendi ve Esad rejiminden kaçanların Türkiye’ye yerleşmesine izin verildi. Bu kararda, insani krizin kısa süreceği, gelenlerin kısa sürede geri döneceği varsayımı da etkiliydi. Ama hükümetin tahminleri tutmadı, Suriye’de çatışmalar hâlâ devam ediyor ve Esad hâlâ koltuğunda. Sonuçta bugün her 10 Suriyeli’den biri yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Yaklaşık 6 milyon Suriyeli ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalırken, 7 milyona yakın bir nüfus da başta komşu ülkeler olmak üzere dünyanın değişik yerlerine dağıldılar. Bugün Türkiye’de geçici koruma statüsünde 3,5 milyondan fazla Suriyeli var. Bu çarpıcı tabloya rağmen, Türkiye’nin net bir göç ve iltica politikası olduğunu söylemek zor. Daha çok anlık, duruma göre belirlenen ve pragmatik bir politika izleniyor. Örneğin Suriye’deki ayaklanmanın ilk yıllarında mülteciler için açık kapı politikası izlenirken, bugün Suriye sınırına 774 kilometrelik beton duvar örülmüş durumda. Bu arada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta daha var: Biz her ne kadar Suriyelilerden bahsederken “mülteci” ifadesini kullansak da, Suriyeliler Türkiye’de mülteci statüsüne sahip değiller; o yüzden resmi kaynaklarda Suriyeliler “geçici koruma statüsünde kişiler” olarak tanımlanıyor.

Avrupa’nın Türkiye ile olan mülteci anlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mülteciler açısından kuşkusuz korkunç bir anlaşma. Avrupa açısından bakarsak, karşı karşıya kaldığı büyük “mülteci krizini” çözmek için çok elverişli bir yol olduğunu görürüz. Suriye’de rejime karşı halkın ayaklanması, şiddetli bir şekilde bastırılması ve ardından patlak veren çatışma ortamıyla beraber milyonlarca kişinin evini terk ederek yollara dökülmesi, her ne kadar “mülteci krizi” olarak anılsa da, aslında söz konusu olan AB ülkelerinin karşı karşıya kaldığı bir yönetim krizidir. 2016’da AB ve Türkiye arasında imzalanan mutabakat da bu krize karşı Avrupa’nın bulduğu çözümlerden biridir.

Bunu açıklayabilmek için Mart 2016’daki imza törenine giden yola dair çok hızlı bir özet geçmem gerekir. Hatırlarsanız, 2015 yazında Ege Denizi üzerinden düzensiz geçişler artmış ve Avrupa’ya bu yolla ulaşan yabancı sayısı bir milyonu geçmişti. Bu canhıraş kaçış, özellikle Almanya’da önce bir “hoş geldin kültürü”yle karşılandı. Ancak mülteci-dostu bu durum, çok kısa sürede yerini, güvenlikçi, milliyetçi, İslam karşıtı ve ırkçı bir söyleme bıraktı. Bu değişimi tetikleyen olaylardan biri 13 Kasım 2015 tarihinde Paris’te gerçekleşen terör saldırıları oldu.

2015 yazında doruk noktasına çıkan mülteci dalgası karşısında Avrupa’da iki temel “çözüm” önerisi ortaya çıkmıştı. Bunlardan biri Almanya’nın Avrupa Komisyonu desteğiyle önerdiği “externalisation” (dışsallaştırma) yöntemi. Bu projenin ana fikri, Türkiye ile imzalanan geri kabul anlaşması sayesinde mültecileri AB dışında tutmak, ufak bir kısmını da belli kotalara göre AB ülkelerine dağıtmak. Ancak Merkel’in ön ayak olduğu bu plan Macaristan ve Avusturya gibi ülkelerce çok sert eleştirildi. Merkel planına karşı çıkan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinden gelen öneri ise sınırları tamamen kapamak oldu. Bir anlamda AB projesinin çöküşü olarak kabul edilebilecek bu güvenlikçi alternatif, ulusal sınırların tekrar yükseldiği “Kale Avrupa”dan tek tek kale ülkelere geçiş anlamına geliyordu. 2015 sonbaharından hatırlayacağımız üzere, ulusal sınırları kapatma uygulaması geriye doğru bir domino etkisi yarattı. Önce Slovenya ve Hırvatistan, ardından Sırbistan ve Makedonya sınırlarını kapadı. Nisan 2016’da Avusturya’da “ulusal güvenliğe tehdit” söylemiyle göçmenlere karşı çok sert bir yasa kabul edildi. Şubat 2017’de Avusturya hükümeti Orta Avrupa ve Balkan ülkelerinin katılımıyla “göçü beraber yönetmek” başlıklı bir toplantı düzenledi. Almanya, Yunanistan ve Avrupa Komisyonu’nun dışlandığı ve Almanya’nın sert bir şekilde eleştirildiği bu toplantıda önemli tartışma konularından biri sınırlarda mültecilere karşı asker kullanılıp kullanılmayacağı idi.

Avrupa’da İslam ve göçmen düşmanı söylemin yükseldiği, Orbanlaşma etkisinin yayıldığı, aşırı sağın ve ırkçı gösterilerin arttığı bir dönemde Almanya’nın öne sürdüğü dışsallaştırma modeli AB için “en iyi” çare olarak görüldü. Aynı dönemde Türkiye de kendi dış siyaset ihtiyaçları açısından AB ile kurulacak böyle bir ilişkiyi kendisi için faydalı gördü. Ve böylece anlaşma imzalandı.

Ancak pek çok akademisyen ve uzmanın belirttiği üzere AB ve Türkiye arasında imzalanan metnin en önemli ayağı olan Geri Kabul Anlaşması uluslararası hukuka aykırı özellikler taşıyor. Bu sözleşmeye göre, Avrupalı ülkeler, uluslararası mülteci hukukundaki non refoulement maddesine (ülkesinde zulme uğrayacakları geri göndermeme ilkesine) ters düşerek, ilticaya başvurma ihtimali olan kişileri zorla geri gönderebiliyor. Örneğin BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein’in 2016’da dile getirdiği üzere, AB’nin Türkiye’ye mültecileri geri göndermesi insan hakları ilkeleri ve uluslararası hukuk kurallarına aykırı. Bu hukuksuzluk, Uluslararası Af Örgütü ve Mülteci-Der gibi mülteci haklarını savunan örgütler tarafından da haklı olarak çokça eleştirildi.

Tüm bu hukuksuzluklara rağmen, söz konusu anlaşmanın aşırı sağın yükseldiği Avrupa’da ciddi bir toplumsal karşılığı olduğu da aşikar. Avrupa’da göçmen karşıtı söylem ve eylemler her geçen gün artar, aşırı sağ partiler güçlenirken, Avrupa hükümetlerinin süreci yönetmek konusunda bulabildikleri tek “çözüm”ün mültecileri Avrupa topraklarının dışında tutmak olması çok acıklı.

Türkiye’deki muhalif kesimin mültecilere bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Muhalif kesime geçmeden önce, Türkiye’de hükümetin mültecilere yönelik oldukça pozitif kabul politikasına karşı, toplumun genelinde bu konuda ciddi bir tepki olduğunu belirtmem gerekir. Türkiye’de hayatın her alanında hüküm süren kutuplaşmanın etkisinin görülmediği nadir alanlardan biri toplumdaki mülteci düşmanlığı. Yapılan pek çok araştırma tüm siyasi partilerin seçmenlerinde Suriyelilere yönelik tepkinin %70’in üstünde olduğunu gösteriyor. Ancak AKP sempatizanları, siyasi liderlerinin tutumuna ter düşmemek için bu konudaki itirazlarını yüksek sesle dile getirmiyorlar. Oysa CHP’den İYİ Parti’ye muhalefet partilerinin mensupları nefret diline varan ağır söylemleri her fırsatta dillendiriyorlar. Bu genel tablonun ötesinde sol muhalif kesimlerin de mülteciler konusunda çok kötü bir sınav verdiğini görüyoruz. Bunda iki faktörün etkili olduğunu düşünüyorum. Birincisi bazı sol grupların Esad rejimini önce emperyalizmle, sonra cihatçı gruplarla mücadele eden bir güç olarak değerlendirerek, Suriye’de özgürlük ve adalet arayışıyla başlayan halk ayaklanmasını yok saymaları. Bu kesim, 2013’ten itibaren ülkenin içine düştüğü ve insanları göç etmek zorunda bırakan şiddetli çatışma ortamını görmezden gelmeyi tercih ediyor. İkincisi ise, toplumda kendisini muhalif olarak tanımlayan bazı kesimlerin sırf mevcut hükümete muhalefet etmek adına, mültecilere yönelik kabul politikasını eleştirmeleri ve bu yüzden mültecilere karşı nefret söylemine varan bir dil kullanmaları. Oysa Türkiye’de gerçek muhalif kesimlerin mültecilerin maruz kaldığı haksızlıklara karşı çıkması ve aynı zamanda bu yeni duruma adapte olmakta zorluk çeken mülteci ve yerli nüfusun kaynaşması için politika öneriyor olması gerekirdi.

Mülteci krizi uzun vadede Türkiye’de veya Avrupa’da nasıl aşılabilir?

Cevabı hiç de kolay olmayan bir soru bu. Mülteci krizlerinin çözümünde üç muhtemel yol var. Köken ülkeye geri dönüş; üçüncü bir ülkeye yerleştirme veya bulunduğu yerde entegrasyon. Suriyeli mültecilerin durumu üzerinden konuşacak olursak, Suriye’de kısa vadede tablonun değişmeyeceğini, silahlı çatışma ortamı sonlansa bile Esad’ın gitmeyeceğini görüyoruz. Bu durumda, çok önemli bir kesim için gönüllü geri dönüş söz konusu olmayacak. Aşırı sağın ve yabancı düşmanlığının dolu dizgin güç kazandığı Avrupa ve Amerika’yı düşünecek olursak, ikinci yol da muhtemel gözükmüyor. Son ihtimal olarak, Suriyeli mültecilerin bulundukları ülkelerde entegrasyonu kalıyor geriye. Başka bir ülkeye sığınmış Suriyelilerin çok büyük bir kesimi (yaklaşık 5 milyon Suriyeli) üç komşu ülkede yaşıyor: Türkiye, Lübnan ve Ürdün. Önümüzdeki uzun yıllar boyunca, bu üç ülkedeki Suriyelilerin entegrasyonunu konuşuyor olacağız.

Türkiye her zaman göç aldı, sığınmacı gruplar oldu fakat Suriyeli mülteciler ile Türkiye göç tarihinde yepyeni bir döneme girdik. Burada gerçekten sıra dışı büyüklüğü olan bir grupla karşı karşıya olduğumuzu ayırt edelim. İkincisi soydaşlık bağı gibi bizim göç kabul politikalarımızda her zaman hakim olmuş, etnik akrabalık kriterine dayanmayan bir gruba yönelik çok ciddi bir hüsnükabul söz konusu hükümet tarafından. Şimdiye kadar bu pozitif politika sadece Bulgaristan’dan gelenlere uygulanmıştı. Şu anda üç buçuk milyonluk bir nüfusu koruması altına alan bir hükümet ve bu politikayı destekleyen bir sivil toplum görüyoruz. Ancak hükümetin bu pozitif tutumu, Avrupa’daki muadilleriyle karşılaştırıldığında çok değerli olsa da, yeterli değil. Ne kadar olumlu gözükse de, keyfiyetle yönetilen bir göç politikasıyla karşı karşıyayız. Şu anda hükümet ne mutlu ki, Suriyelilere karşı pozitif bir politika benimsiyor. Ancak ilerleyen zamanlarda ben politikamı değiştiriyorum, Suriyelileri istemiyorum derse, buna karşı çıkabilecek hiçbir hukuki araç yok. Çünkü başlangıçta uzun süre misafir olarak tanımlanan Suriyeliler, 1951 Cenevre Sözleşmesi’nde muhafaza edilen coğrafi çekinceden dolayı mülteci statüsü kazanamıyorlar. Çok daha kapsamlı ve net bir koruma sağlayan mültecilik statüsü yerine “geçici koruma statüsü”ne sahipler. Adı üzerinde geçici ve belirsiz olan bu statü Türkiye’deki Suriyelileri arafta bırakıyor. Son dönemde vatandaşlığa kabul edilen Suriyelilerle ilgili haberler ve toplumdaki rahatsızlık da aynı soruna işaret ediyor: belirsizlik. Bu anlamda acilen statülerinin ne olacağının; vatandaşlık verilecekse hangi kriterlere göre, ne şartlarda verileceğinin ve en önemlisi orta ve uzun vadede ne tür uyum politikaları uygulanacağının belirlenmesi gerekiyor.