Özlem Özgür Arıkan; Ben Böyle Değildim, Yaşarken Oldum…

 

Bazı değerleri kimi yaşayarak öğrenirken, sanırım benim neslimin çoğu kitaplardan okuduk. Zira öyle sıkı bir baskı ortamında ve bambaşka uyaranlara boğulmuştuk ki, her nesil bir öncekinden de daha ilgisiz bir noktada teslim etti elindeki bayrağı. Bir zaman geldi ki, o kitapları bile okumaz olduk.

Kapak renginin neden şeker pembesi olduğu ve bizim eve nasıl bir sebeple girebildiği hala gizemini koruyan “Kadının Adı Yok”, renginden başka bir de babamın “sana uygun değil” demesiyle 10 yaşımda hayatımı değiştirdi işte. Sanırım feminist düşünce ile biraz çetrefilli bir yolla tanışmam böyle oldu.  Neticede hayatını kitaplarla kuran bir çocuktum, yaşamamış olsam da yazılanlar o kadar içime işlemişti ki, sonraki iki sene, çocuk aklımla erkek cinsini şu an pek de gurur duymadığım hislerle yargılamış olabilirim.

Hakkını yememek gerek, hayat bana kesinlikle o kitaptaki adsız kahramana olduğundan daha adil davrandı. Her şey bir yana, 80 kuşağındanım. Liberalizmin yere göğe sığdırılamadığı, ana babamızın başımıza bir iş gelmesin diye tüm geçmişlerini maharetle örtbas edebildiği, kimlik bilinci havada kalmış bir nesildik.  Televizyonla büyüdük, televizyonla büyülendik.

Lakin, demek ki ipin ucunu bir noktada kaçırmışlar ki, bugün hala bir işe yaramak arzularım ve belki dünyayı değiştirebilmek gibi hayallerim var. Bununla beraber, bir önceki neslin “kayıtsız şartsız” teslimiyet ve özveri kültürü de bizlere çok uzak. Kendimize duyduğumuz sevgi ve saygı, yangında ilk kurtarılacak etiketiyle hep kolumuzun altında. Bir kısmı tarafından bencillikle karıştırılsa da, insanın kendine hak ettiği asgari değeri vermeden diğer her şeye haddinden fazla değer biçmesinin patolojik bir davranıştan öte açıklaması yok aslında.

Bir türlü toplumsallaşamayan devrimci mücadele, kendi aramızda ve dahi zihnimizde bitiremediğimiz kimin daha devrimci olduğuna dair söz yarışı, içselleştiremediğimiz kadın meselesi(!) gelip bir yerde önümüzü tıkayıp duruyor. Yeni bir kelime girdi bugün mesela hayatıma, ego-lojik çevreciler… Bu söze hepimizin “çok haklı” diyerek başımızı sallamış olmamız da ne kadar ironik. Hem de o yarış hayatın tüm katmanlarında ayan beyan ortada iken. Ayrımcılıkla mücadele eden birinin zaman zaman bizzat olayın yüklemi olduğu hallerden biri gibi.

Eski güzel günlere duyduğumuz bitmek bilmez özlemimiz ve sürekli bugünle kıyaslamamız, verilmiş emeklere-senelere atıfta bulunmamız hep bundan değil mi? Kendi devrimiz değerliyken şimdinin başarısızlıklarının müsebbibi kim olacak? Yeniyi ve zamanın talep ettiği değişimi, tecrübe dediğimiz ve doğa yasaları gereği ne yapılsa da üzerine çıkılamayacak bir kriterin altında ezersek, başarabilir miyiz? Tecrübenin süzgecinden geçmiş değişimin hepsinden daha güzel sonuçlar vereceği aşikârken hem de…

Bütün bunları ne için anlatıyorum, neden soruyorum?

Biraz biraz ucundan yetişmeye başladığım bu neslin şöyle bir sıkıntısı var, ondan. Ortak bir geçmişi paylaşanlar olarak, onca emeğe rağmen şu anın başarısızlığını da paylaşıyoruz ve birlikte denedik, birlikte başaramadık duygusu aklımızı esir almış olabilir. Belki de yıllardır aynı yüzlere bakıyor olmanın getirdiği aşinalık ve bıkkınlık hissi ile birbirimize sanki yeterince güvenemiyorken, bambaşka bir çağın çocuklarının bu güvensizliği hissedeceklerini, pek tabidir ki yaşayacakları dünyayı kurmaya da talip olacaklarını ve şu elimizde sımsıkı tutup da bırakmadığımız köhne dünyamızı azıcık bile çekici bulmadıklarını anlamakta zorlanıyoruz. Hatta tam da bu yüzdendir ki, onca yılın tecrübesi yetmiyor çözümün ne ve nerede olduğunu anlamaya, bulmaya. Umutsuzca o parlak fikrin aklımıza düşmesini bekliyoruz.

Bu yüzyılın insanları, seçimlerde bağımsız adaylara ipi göğüsletecek kadar isimlerden, üstten bakıcılardan yılmış ve farklı olanı talep ediyor. Kendini birey olarak ifade edebileceği, kolektif başarıda etkisi olduğunu bilebileceği, hiyerarşiye tabi tutulmayacağı alanlar arıyor, daha güzeli bulamayınca bizzat kuruyor.

O kadar çok başsız bağımsız topluluk var ki. Birlikte bisiklete binen, kampa giden, kütüphane inşa eden, oyun gruplarına katılan, sokak eylemlerine destek veren, hocayken öğrenci olmayı bilen, bir çocuktan bile öğrenilebileceğini kabullenmiş, oylarının başında bekleyen… Bu ülkede hatırı sayılır bir insan popülasyonu, bireye saygı duyarak, her birinin daha özgür olabildiği ve çevresine duyarlı bir yaşamı sürdürmenin derdinde. Hiçbir dönemde çocukların ne hissettiği/istediği bu kadar önemli olmamıştı mesela. Öyle ki, tek başına kazanılmış mutluluk ve başarının aslında sürdürülebilir olmadığına ve bireysel olana saygı duyup onu güçlendirerek ve bunun toplumsal bir karşılığını yaratarak mutluluğun mümkün olabileceğini vurgulayan konuşmalar yapılıyor, insanlara tüm farklılıklara rağmen bir arada durma ve birlikte değişme dönüştürme çağrısı yapılıyor.

Biz sıramızı savmaya gönülsüz, elimizde sıkı sıkı tuttuğumuz sınıfsal hikayelerimizi ne kadar anlatsak da, bu artık kapitalizmin de boyut atladığı bir çağ. Yani evet bayanlar baylar, dünyamızı birileri kurtaracaksa da bu kesinlikle bizim değil, yan odada bilgisayarına ya da elindeki telefonuna gömülmüş çocuğunuzun/torununuzun hakkı. Ve bunu emin olun bizim hiç de onaylamadığımız ve anlamadığımız bir şekilde yapmak isteyecekler.

Bize düşen ne o halde..? İzleyicisi olmaya gelmiş saysaydık kendimizi, ne ben bu satırları yazardım ne siz zahmet edip dergiye göz gezdirirdiniz.

Bu savaş nihayete erecek, elbet bir gün erecek. Ve o gün geldiğinde siz nerede duracaksınız ya da yetiştirdiklerinizin nerede durmasını arzu ettiniz?

İşte zaman boşluk bırakmaz. Dünden yarına giderken, bir de bugün var. Bu da senin benim payıma düşen. Bugüne değer katmak, sonradan gelecekler adına yoldaki taşa çakıla “git beri” demek, kendi hesabımıza düşen 100 metreyi “layıkıyla” koşmak.

Yapacak başka bir şey yok, ne eksik ne fazla.

O yüzden, kafamızdaki feodal kadın ve erkeklerden, cinsiyetçi sözlerimizden, teoride sonuna kadar karşı olup da pratikte dik duramadığımız, “ama o da” diye başlayan cümlelerden itinayla sakınmamız lazım geliyor. Salt bize özgü olmasa da, bir iddiası olan bizlerin sorumluluğu bir o kadar fazla. İşimize geldikçe, külliyen reddettiğimiz ataerkin arkasına sığınabiliyor ve içimize işlemişi söküp atmaya kılımızı kıpırdatmıyorsak; veyahut kendi içimizde bunun üzerine gidemiyorsak, kabahatin çoğu da bizde kalıyor. Şu ülkede yaşadığımız her gün, asıl sorunun erk yapıda ve bu yapıya savunan erkek ve kadınlardan kaynaklı olduğunun kanıtı. Çözüm de erkeğin kadına, güçlünün zayıfa, toplumun çocuğa, okumuşun okumamışa, dindarın dinsize, erk olanın olmayana zulmü ile kendimizden başlayarak mücadelede.

Ve o kadar da güzel bir noktadayız ki. Eşsözcülük dediğimiz, önünde ceketini ilikleme ihtiyacı duymaktan uzak, bununla beraber onları yürekten seven ve sahiplenen hiyerarşi dışı bir yapının içinde, biraz da acemisi olduğumuz bu yeni dünyanın karşısında aynı boşluğu paylaşıyoruz. Bu da bize istediğimiz yerden başlama ve doğru bildiklerimizi uygulamak için neredeyse sınırsız bir tartışma ve gerçekleştirme ortamı sunuyor.

Bu çağın insanlarının talep ettiği farklılığı, biz tarif edebiliriz. Savunucusu olduklarımız çok büyük kesimler tarafından sahiplenilen değerler ve bunun ifade edilmesine onların da en az bizler kadar ihtiyacı var.

Son olarak, kadının dönüştürücülüğünü hayatın her alanında çoğaltacağımız günlerin özlemi ve beklentisi içindeyim. Şu son bir senede beni dönüştürebilen bu parti, zaman zaman kırık dökük de olsa o bahsettiğim, tecrübe ile yeninin uzlaşması konusunda bir şeyler yapabiliyor demektir. Dahasını da yapacaktır. O dönüşümün bir parçası olabilmek de benim payıma düşen olsun.

Selam ve sevgilerimle.

 

Okuma önerileri:

Feminizm Herkes İçindir (Bell Hooks)

Cinsel Sözleşme (Carole Pateman)

Şu saat itibariyle sevgili Eylem ve Naci abi Vatan Emniyet’in koridorlarında bekletiliyorlar. Durum ve morallerinin iyi olduğu bilgisi ulaşıyor bize. Çok kısa bir süre sonra tekrardan bir arada olacağımıza inancım tam. Eylem yazıları son gün teslim etmemize bozulur aslında, bu sefer bir gün de eksik oldu. Affola.