Murad Mıhçı: Soykırımdan Bir Asır Sonra Ermeni Olmak..

Yazımda bu coğrafyanın en eski halkı olan bizlerin toplumdaki hal ve durumunu anlatmaya çalışacağım. İlk olarak, aile tarihimdeki en önemli tarih olan 1915 yılıyla başlamakta yarar var. Konya Ereğli’den çıkan kafile Ulukışla’ya gelir. Ulukışla’ya gelen her kafile iki yere tehcir edilir. Biri Şam, diğeri ise bugün ismi çok duyulan Der Zor. Der Zor’a giden kimse yolda kendini kurtaramadığından dönen olmamış. Ailem, dağıtım noktası Ulukışla’ya geldiğinde dedemin babasının yanında çalışmış olan bir askere denk gelir. Bu asker, “Usta, ben sizin ekmeğinizi yedim. Sizi Şam’a göndereyim.” der. Ailem Şam’a sürülür. Yolda ölenler olsa da emsal kafilelerin başına gelen kötülükler başlarına gelmez.

Biz hayatta olan Ermeniler içinde en şanslı ataları olan kişileriz demek mümkün. 1915 yılında bu topraklarda yaşayanların yüzde yirmisi Ermeniler. O zamanki dünya nüfusunu düşünürsek hiç de az olmayan bir rakam olan 3 milyon ferdi olan bir halkız. Günümüzde sesimiz çok çıksa da sayımız sanırım 50 bin civarında. Bazılarınız yurt dışında olduğumuzu düşünebilir. O zaman şöyle yazayım: Dünyada sadece 8 milyon Ermeni yaşıyor.

 

Ermenilerin geçmişte hayatlarını ele alan çokça kitap var. Esas bugünü biraz konuşmak gerekiyor. Biz – bazılarına göre ”Afedersin Ermeniler”- nasıl yaşıyoruz? Öncelikle Hrant Dink’in katledilişiyle Ermenilerin çoğu tekrar eve döndü. Ya da bu diyarlardan yine göçtü. Bu topraklarda sayımız gün geçtikçe azalıyor.

 

Günlük hayattan bahsedeyim. İlk defa biriyle tanışma hikayemiz klasiktir. “Adım Minas.” dersiniz ve hemen soru gelir. -“Nerelisin?” -“Şey Konyalıyım.” -“Nasıl ya siz Konya’ya nereden gelmişsiniz?” sorusu kısa bir tarih anlatımıyla sonlanır. Ama pek etki yaratmaz.

 

Sohbetlerde herhangi bir konuda sıkça şu soru gelir: “Avrupalılar neden size yardım etmiyor?” Bu soruya ciddi olarak hiddetlenirsin ama yumuşak bir üslupla, yav neden etsine getirirsin

 

Bir de tabii Ermeniler zengin görülmesi. Güzel kardeşim, elimden evimi, arsamı almışsın. O da yetmemiş, üstüne Varlık vergisi 6-7 Eylülü yaşamışız. Korkudan vergiyi ödemeye ilk biz koşarak gideriz. “Nereden para olacak bizde?” demek ister ama yine de sessizliğe bürünürsün.

 

Biraz büyürsün ve askerlik hikayesi başlar. Komutan sorar: “Aranızda sünnetsiz var mı?” Bu işte bittiğin andır. “La ne yapacaksın benim …………” diyemezsin. “He var” dedin mi erkek olma durumunla alakalı cinsiyetçi yaklaşımlar başlar.

 

Sonra askerlik biter ve sen işe başlarsın. Senin dini günün genelde görünmez. Referandumu Paskalya günü yapan bir yönetimde bu normal görünebilir. Rum, Süryani hatta Musevi inancındaki milletlerle aynı görünürsün. “Benim Rumlarla ne alakam var?” demek uzun olacağından “he he” der geçersin…

 

Tabii bir de evlenirken yaşadıklarımız var. 50 bin Ermeni var demiştik. Bunun yarısı kadın yarısı erkek. Hadi bunla beraber LGBTİ bireylerini de düşünürsek geriye kısaca 20 bin kişi kalır. Yaşına uyanla tanışma ihtimalin bir pirinç çuvalındaki iki taşın yan yana gelmesi ihtimaliyle aynı olur. Dolayısıyla başka halklardan biriyle evlenme durumu kaçınılmaz olarak gündeme gelir. Kızın ailesi sorar adınızı. “Minas” dersiniz. Yine sorar “Nereden geldin?” diye. Kısa bir tarih anlatımıyla devam edersin. Sonra komşu der ki “Ayten’nin kızı ecnebi almış.” Unutulmuş olduğumuzun ve belleklerden kazıldığımızın bir ispatıdır bu.

 

Tabii sokakta konuştuğun Ermenice’ye verilen tepkiyi de unutmamak gerek. Suratına bakarlar. Sonunda, “Yav ben Anadolu İngilizcesi konuşuyorum.” deme durumuna gelirsin.

 

Belleklerden kazınılma durumu her yerde görünüz. Soykırımın 100.Yılında aslen Tokat’lı Cem Özdemir’in Alman Parlementosu’nda konuşması sonrası trajik şeyler yaşandı. Memleketinden hemşerilikten çıkarmaya dair saldırılar. Güzel kardeşim senin yediğin Tokat Kebabı dahi Ermeni mutfağından çıkmış. Bugün Tokatlı Ermeniler nerde diyecek olsam yemediğim küfür kalmazdı sanırım..

 

Birkaç gün sonra sonra Ermeni Soykırımının 102. yılı olacak. 100 yıl sonra her Ermeni’nin bir belge olmasından dolayı acılar bugünlere kadar taşındı. Günümüzde yine zulüm ve acı devam ediyor. Dink, Sevag ve Maritsa cinayetleri aydınlanmadı. “Ermeni dölü! Afedersin Ermeni!” diyen zihniyetlerin yönettiği bir ortamda yaşamaya devam ediyoruz azalarak. Acılar artarak devam ederken dermanımız da çok yok.

 

Bu toprakların, Anadolu’nun genlerini taşıyan Ermeni yazar William Saroyan ne güzel demiş: “Geçmiş hiç bir zaman ölmüyor. Hatta geçmiş, geçmiş bile değil.”