Mehmet Boran; Yeryüzünün Lanetlileri: Mülteciler

“İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur.”

Rousseau, özgürlüğe dair bu girişi insanlığın tarihsel bağlamına atıfta bulunarak farklı açılardan ele almıştır. Tam da bu noktada Rousseau’nun geçmişle kurduğu bağ, aynı zamanda insanlığın geleceğini de aydınlatmaktadır. Ya bizzat sanığı ya da tanığı olduğumuz suçların/hataların ardından, Rousseau’nun tespiti doğrultusunda bitmek bilmeyen, non-stop bir savaşın içerisinde olduğumuz yorumunda bulunmak pek de haksız olmaz. İnsanlığın doğaya, özgürlüğe ve dolayısıyla kendisine karşı da başlattığı, her yerde kendini zincire vurduğu bir savaş… Bu savaş, özgürlüğü mahkum etmiştir. Mahkumiyetten kaynaklanan ve kendini sürekli yenileyen, yeniden üreten acılarla yüzleş(e)memek durumunda kalıyoruz. Toplumsal sorunlar, yapılan hataların bedeli ve yansımasıdır. Söz konusu yansımadan kaçınmak çözüm değil, olsa olsa hakikatle yüzleşmeyi ertelemektir.

En güncel örneklerden biri Suriyeli mülteciler. İç savaş, küresel terör tehdidi, açlık, yoksulluk ve daha birçok olumsuzlukla yaşamları belirsizliğe terk edilmiş mülteciler… Çoğu vakit onlar için bir “yaşam”dan söz etmek bile güçleşiyor aslında. Sürgün yaşamların içerisinde, sürgünde dünyaya gelen çocuklar. Dünyaya “merhaba” demeden,  kimi babasını, kimi abisini-ablasını, kimi de doğumdan kısa bir süre sonra annesini kaybedebiliyor. Çoğu, yaşamın güzelliklerini bile henüz tatmadan ölümün soğukluğu ile tanışıveriyor.

Yaşlısıyla genciyle mülteciler, tarif edilemeyecek acılar yaşadılar, yaşamaya devam ediyorlar. Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) 14 Mart 2016 tarihli raporunda, Suriye’de beşinci yılındayken iç savaşın 2,4 milyon çocuk mülteci yarattığını, savaşta çok sayıda çocuğun öldüğünü ve çocukların asker olarak kullanıldığını açıklamıştı. Suriye ve civarındaki ülkelerde 8,4 milyon Suriyeli çocuğun insani yardıma ihtiyaç duyduğunu, uluslararası yardım planlarının yetersiz olduğu belirtilen raporda, iç savaş sırasında 3,7 milyon çocuğun doğduğu, bu rakamın Suriyeli çocukların üçte birini oluşturduğu ve hayatlarının “şiddet, korku ve göçle şekillendiği” vurgulanmıştı. 2014’ten bu yana savaşan tarafların, bazıları yedi yaşında olan çocukları bile asker olarak kullandığı, 2015’te UNICEF’in belirlediği çocuk asker vakalarının yarısından çoğunun 15 yaşından küçük olduğu belirtiliyor. 15 yaşından küçük askerler!

Düşünebiliyor musunuz?

Bu çocuklar, boyları ölçüsünde silahlarla cephelere sürülüyorlar. Ya öldürüyorlar, ya da öldürülüyorlar! Bundan daha acı bir gerçek olabilir mi?

Fakat çok daha acı gerçeklerle de karşı karşıyayız. “Aylan Bebek” örneğinde olduğu gibi. Suriye’deki iç savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan mültecilerin bir kısmı, tehlikeli deniz yolculuklarında ölümleri pahasına Avrupa ülkelerine girmeye çalışıyorlar. Ve bu, “ölüm yolculuğu”nda sayısı hiç de azımsanmayacak ölümlü vakalar yaşanmakta. İnsanca bir yaşam gayesiyle ve buna erişebilmek adına ölüm tehlikesini daima heybelerinde taşımak zorunda kalıyorlar.

Uluslararası Af Örgütü’nün, ‘Korku ve Tel Örgüler: Avrupa’nın Mültecileri Dışarda Tutma Yaklaşımı’ isimli raporu da, Avrupa’nın mültecilerin sığınmaya erişimlerinin engellenmesine yönelik hamleleriyle, mültecileri kötü muameleye ve tehlikeli deniz yolculuklarına nasıl ittiğinin altını çiziyor. Raporda, “Avrupa Birliği (AB) umutsuz mülteci akınını durdurmak için hiçbir şey yapmazken kendi dış sınırlarını kapatmaya yönelik tutumu insan hakları ihlallerini körüklemektedir” denilmekte. “Toplamda AB üye devletleri AB’nin dış sınırlarına 175 milyon Euro’yu aşan maliyetle 235 kilometreden fazla tel örgü dikti” bilgisi de oldukça dikkat çekici. Yani, yeniden duvarlar inşa edilmekte, tel örgüler dikilmekte ve insanlığın yok oluşu körüklenmekte… Bu durum, ontolojik bir problemdir. Savaş tüm yıkıcılığı/yakıcılığı ile yüzbinlerce can alıyor; köyler, kasabalar, şehirler birer birer yok oluyor; milyonlarca insan yerinden yurdundan oluyor; şiddet gittikçe artıyor ve insani ilişkiler yerini hasmane ilişkilere, nefrete bırakıyor. Hal böyleyken ne(ler) yapılabilir?

Tüm ön yargılarımızdan arınıp atılacak her adımın ön koşulu olarak mültecilere, “insan” gözüyle bakarak başlayabiliriz. Her bireyin sahip olduğu en temel haklara mülteciler de sahiptir. Savaş bu gerçeği ortadan kaldırmaz, kaldırmamalıdır. Her şeye, “hak” odaklı yaklaşmalıyız. Olası ayrımcılık vakalarının önüne geçmek amacıyla, ortak kültür öğelerini ön planda tutmanın yanı sıra farklılıkların da sosyal uyuma katkı sağlayabileceğine dair farkındalık yaratma çalışmaları yürütülmeli ve sıkça göz önünde tutulmalıdır. Türkiye’nin sığınmacılara sınırlarını açması, asgari insani koşullara sahip kamplarda konaklamalarını ve gıda, sağlık, eğitim gibi hizmetlere erişimini sağlaması çok önemlidir. Bu kampların dışında milyonlarca Suriyelinin şehir merkezlerinde ve ilçelerde kiralık evlerde yaşadığı, durumları kısmen uygun olanların kendi aralarında bir ekonomik ilişki ağı yarattığı da biliniyor. Bununla beraber derin bir yoksulluk ve yoksunlukla canlarını kurtarmak üzere Türkiye’ye sığınıp sokaklarda kalan, kent parklarında zorlu yaşam koşulları altında hayatını idame ettirmeye çalışan büyük bir kitle de var. Temel ihtiyaçların yanında, hayati öneme sahip konuların başında eğitim ve psikososyal destek geliyor. Eğitim, hem çocuklar, hem de bizlerin ve ülkemizin geleceği için çok önemli. Zira, birçok kişiye göre, “savaşın çocukları” kayıp kuşak olarak görülüyorken, ancak eğitim imkanı sağlanırsa o çocukları ‘kayıp kuşak’ olmaktan kurtarabiliriz. Eğitimin her çocuğun hakkı olduğunu, duygusal ve sosyal gelişimleri açısından mühim olduğunun unutulmaması gerekir.

Toplumsal entegrasyon sürecinde dil de önemli bir aşamadır. Mülteciler için açılan Türkçe kursları, adaptasyon sürecini hızlandıracaktır. Bunlara ek olarak, Sivil Toplum Kuruluşları vasıtasıyla kültürel, sosyal, psikolojik vb. destekler de mutlaka elden geldiğince sunulmalıdır. Entegrasyon sürecinde çeşitli problemler yaşanabilir ve yaşanıyor da. Fakat bunlar doğal sonuçlardır; asıl mesele mümkün olduğu kadar bu problemleri minimize etmektir. Toplumsal bir barış ve huzur ortamı bu şekilde sağlanabilir. Bir arada yaşamı, eziyete de fırsata da dönüştürmek bizlerin ellerinde.

Yeni bir yaşam mümkün ama önce onu hayal etmek ve bunun için çaba harcamak gerekir.

Son olarak, iç savaştan kaçıp Gaziantep’e sığınan iki mülteci ile daha önce yaptığım röportajlardan kısa alıntılarla yazımı sonlandırmak istiyorum. Onları bir de, “onlardan” dinleyelim.

Nihat, 33 yaşında, 9 yıllık evli ve 5 kişilik (annesi, eşi, kendisi, kardeşi ve kardeşinin eşi ) ailesi ile birlikte Gaziantep’te yaşıyor. İç savaştan önce Suriye’de belediye memuru olarak çalışan Nihat, Gaziantep’te günlük 35 TL’ye bir fast food kafede paketçilik yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu. Şöyle diyor:

“Suriye’de yaşananlar kimsenin umurunda değil. Vatanımızdan, yurdumuzdan olduk. Oysa, yalnızca huzur içerisinde memleketimizde yaşamak istiyorduk. Önemli olan tek şey, huzur, güven ve mutluluk içerisinde yaşamaktı…”  (30 Ekim 2015)

Suriye iç savaşından Türkiye’ye sığınan ve Gaziantep’te yaşayan Muhammed Y. ile iç savaşı, geçim sıkıntısını, kötü muameleyi ve daha birçok şeyi konuşmuştuk. Konuyla ilgili röportaj serisini gerçekleştirdiğim sıralarda, 27 yaşındaki Muhammed evli ve yakında bir çocuğu olacaktı. Ailesiyle birlikte 8 kişi bir evde yaşayan Muhammed, kendi geleceğinden olduğu kadar, yakında dünyaya gelecek çocuğunun geleceği için de endişeliydi:

“Gaziantep’te 4 yıldır yaşıyorum. Günlük 50 TL’ye, sigortasız çalışıyorum. Evde 8 kişi yaşıyoruz. IŞİD’ten dolayı ablam, eniştem ve dört çocuğu da her şeylerini bırakıp, savaştan kaçarak yanıma yerleşti. Savaşın tüm yıkıcılığının üzerimizde bıraktığı izler bir kenara, burada üstüne bir de ayrımcılık ile karşılaşıyoruz. Mesela geçen gün iş yerinde ailemle telefonda görüşürken, iki müşteri içeri girip Arapça konuştuğumu fark edince, “Burada Suriyeli çalışıyor, başka yere gidelim” dediler. Bize dilenci gözüyle bakıyorlar. Suriye’de 80 dönüm arazimi, evimi, iş yerimi, her şeyimi bırakıp geldim. Burada aldığım günlük 50 TL, Suriye’de çok düşük bir rakamdır. Ben bunların yaşanmasını ister miydim?”  (16 Ekim 2015)

Kaynakça

BBC TÜRKÇE, “UNICEF: 2,4 milyon Suriyeli çocuk mülteci var”, 14 Mart 2016.

(http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160314_unicef_suriye_rapor)

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ, “Mülteci Raporu: AB, mültecileri kötü muameleye ve tehlikeli deniz yolculuklarına itiyor”, 17 Kasım 2015.

(http://amnesty.org.tr/icerik/2/1736/multeci-raporu-ab-multecileri-kotu-muameleye-ve-tehlikeli-deniz-yolculuklarina-itiyor)

Mehmet Boran, “Suriyeli Mülteci Röportajları”, (16 Ekim 2015, 30 Ekim 2015).

PAYLAŞ