Kamil Kenan Büke; Adım… Adım…

Durduğumuz noktada, birçoğumuz tarafından yapılan farklı değerlendirmenin derlenmesi ve bu değerlendirmeler ışığında emin adımlar ile yürümesi gerekliliği ortadadır. Yapılan ve yapılacak olan çalışmalar için bu tespitler yaşamsal öneme sahiptir. Bu yazı, öncelikle ne ile mücadele ettiğimiz, arkasından nasıl bir politik yapı ile karşı olduğumuz ve neler yapabileceklerimizi netleştirmemiz gerektiği üzerine bir derleme denemesidir. Bu derlemeler kişisel deneyimime dayanmaktadır. Ayrıca yapılan müzakereler sonucu kendimce bulduğum önerileri de herkes ile paylaşma arzusu içeresinde olduğumu belirtmek isterim.

Ne ile mücadele ettiğimiz sorusuna verilen farklı cevapları çok genel anlamda “Erdoğan” parantezine dahil ettiğimizi gözlemlemekteyiz. Evet, bu seçim süreci, aslında temel olarak “Erdoğan” ile cisimleşmiş yapının savunucuları ile bu yapıya karşıt olanların arasında geçmiştir. Ama yine de “Erdoğan” aslında nedir, ne değildir, ana hatları ile belirlenmelidir.

Açıkçası mesele kesinlikle sadece bir tek adam meselesi değildir. Tarihte arka arkaya gelecek olan “tek adamlar” bir kenara “Erdoğan” hiç değildir. Erdoğan’ın şahsı ile aslında kimse ilgilenmemektedir. Mesele “Erdoğan” ile cisimleşmiş olan ekonomik, politik ve toplumsal yapılardır. Bu yapılara ait sorunlardır. Bu “Erdoğan” ile sınırlandırılan paranteze nelerin sığdırıldığı, parantezin içerisinde nelerin olduğu, olmadığı birçok düşünür tarafından net olarak ortaya konulmuştur. Bu yazının kapsamı olmadığın için yer verilmemiş olsa dahi ilk olarak bu parantez içi durumun daha net ve ayrıntılı bir şekilde raporlanması gerekir. İkincisi bu parantezin içindekilerin kesinlikle akıllardan çıkartılmaması gerekmektedir. Çünkü bunların birçoğu hepimizin temel problemleridir.

Ne için mücadele edildiği ve edilmediğinde neyin kaybedilebileceği unutulmamalıdır. Örneğin o parantezin içindeki özgürlük karşıtı uygulamalar, anti-demokratik zihniyet bunlardan sadece ikisidir. Bu listenin çok uzun olması ve listenin herkes tarafından içselleştirilmiş olması sebebi ile bu yazı kapsamında uzun uzun sıralanmasına gerek yoktur.

Etrafımızda yapılan gerek sözlü tartışmalardan gerek yazılı belirlemelerden ve bahsi geçen politik aktörlerin tutum ve davranışlarından nasıl bir yapı ile karşı karşıya olduğumuz çok nettir. Seçim süreci ve sonucu neticesinde yapılan değerlendirmeler de göstermiştir ki; çok karikatürize edilerek ifade edilecek olunur ise Adalet ve Kalkınma Partisinin çay-çorba ve kendi bekası dışında pek bir politik projesi ve vaadi yoktur. Milliyetçi Hareket Partisinin ise sözde “devletin” sözde güvencesi olmak dışında hiçbir projesi yoktur desek yanlış olmayız. Tüm bunlara ek olarak “Erdoğan” parantezi etrafında bir araya gelen seçmenin nasıl bir karaktere sahip olduğu da seçim bürolarında yapılan çalışmalarda, ev gezmelerinde, sandık başlarında ve hatta seçim sonrası kutlamalarda çok açık bir şekilde görülmüş, bütün seçmenler tarafından deneyimlenmiştir. Bu deneyim aslında en büyük kazanımlarımızdan biridir.

İster medya ortamında olsun, ister lider seviyesinde olsun, isterse de halkın genelinde olsun bu dönemde en konuşulan ve hatta son günlerde de konuşulmaya devam edilen konu, parti ve kişi isimleridir. Nasıl ki asıl sorun “Erdoğan” olarak kast edilen yapılar değil ise aynı şekilde bu sorunların çözümleri de “X” partisi ya da “X” kişisi olarak ifade edilmemelidir. Kişi ve parti isimlerini bir kenara bırakıp, attığımız ve atacağımız adımların neden ve niçinlerini tartışmamız gerekmektedir. Bu neden ve niçinleri uygulamaya geçirecek kişi ve parti isimlerinin önemi yoktur, artık onlar günümüzde sadece birer etikettir, belli süreliğine trend topic (trend konu) olarak kalabilen hashtaglerdir (iliştiridirler).

Bizim için önemli olan ve uğruna mücadele verilen kavramların altı tekrar tekrar çizilmeli ve tanımları net olarak yapılmalıdır. Kavram içeriklerinin belirlemesi kesinlikle sadece kişilere, partilere ya da medyaya bırakılmamalıdır. Örneğin “demokrasi” savunucusu olarak görünen kişi veya grupların demokrasi kelimesi ile neyi kast ettikleri çok önemlidir. “Demokrasi” örneğinde ve vb. olduğu gibi kavramlardan neyi anladığımız ve içeriğinin ne olduğu net olmalıdır. Yaşadığımız tecrübeler, her sakallının dedemiz olmadığını, her demokrasi diyenin demokrasiyi savunmadığını göstermiştir. Ayrıca “vatan”, “millet” ve “devlet” gibi kavramlara dair tartışmalar da netleştirilmelidir. Çünkü bu kavramların hangi gereklilikler üzere hangi tarihlerde ve hangi anlamlara gelmekte olduğu önemlidir. Bu kavramları savunduğunuzda ya da o kavramların belirlediği sınırların içerisinde kaldığımızda aslında belli bir ekonomik, politik ideolojinin ya da yapının sınırlarını da kabul etmiş oluruz. Bu sınırların belirlediği toplumsal yapıyı onaylamış oluruz. Yapmak istediklerimizi bu sınırlar içinde yapamayabiliriz. Bu sınırlar yapmak istediklerimizin önündeki en büyük engeller olabilirler. Bu sebeple bu çerçevelerinde ayrıca netleştirilmesi gerekmektedir.

Çok genel olarak ifade edilecek olur ise temel anlamda üç grup çok büyük sorunlar ile karşı karşıyadır. Bu gruplar, zorbaların uyguladığı şiddete ve tecavüzlere boyun eğmek zorunda kalmakta ya da boyun eğmeye zorlanmaktadırlar. Ayrıca sorun yaşayan bu grupların ağırlıkları bölgeden bölgeye farklılık göstermektedir. Bu gruplardan ilki ve en geniş anlamda zarar göreni “yeşil” doğadır. “Yeşil” ani olarak kendisine yöneltilen şiddete ve tecavüze karşı koyamamakta ve kendini savunamamaktadır.

İkinci grup her türlü anlamda tecavüze uğrayan, vicdanlarda hiçbir soru işareti taşımadan mal veya köle gibi görülen hayvanlardır. Bu grupta kendi kendini savunmakta ve hayatta kalma konusunda büyük zorluklar ile karşılaşmaktadır. Hakları hiçe sayılmaktadır.

Üçüncü ve son grup ise zorbalar karşısında korumasız olan, tecavüze, şiddete ve sömürüye maruz kalan, birçok hakkı gasp edilen, elinden alınan, yok sayılan insanlardır. Bu insanlar özellikle kadınlar, çocuklar, LGBTİ’ler, engelliler, sağlık sorunları yaşayanlar, yaşlılar, göçmenler, farklı dini ve etnik gruplar ve köle gibi çalıştırılan/çalışan (ister beyaz ister mavi yakalı olsun) işçilerden oluşmaktadırlar.

Sorun yaşayan bu grupların sosyolojisi üzerine çalışılması/düşünülmesi gerektiği ortadadır. Bu sorun yaşayan gruplar sosyolojik ve ekonomik anlamda bölgeden bölgeye çok büyük farklılıklar taşımakta ve farklı demografik yoğunluklara sahiptir. Bu sebeple A sorunu B sorunu ayrımı yapmadan, A sorununu B sorununa hiyerarşik olarak üste-alta koymadan belirlenimlerde bulunulmalıdır. Ek olarak X bölgesinin problemleri Y bölgesine, Y bölgesinin problemleri de X bölgesine dayatılmamalı, yanlış yerlerde yanlış kişilerden çözüm beklenmemelidir. Her bölge kendi vicdan ve aklını harekete geçirmeli, kendi problemlerine kendi çözümlerini üretebilecek hale gelmelidir. Bu farklı bölgelerin problemlerine kör, sağır, dilsiz kalalım önerisi değildir. Bölgeler arası destek ve dayanışma, sesini duyma ve duyurma çabası desteklenmeli, her bölgenin sorunu mümkün olduğunca önemsenmelidir.

Bölgelerde özellikle sivil toplum kuruluşları, dernekler ve vakıflar ile iletişime geçilmelidir. Çünkü bu kurum ve kuruluşlar çok özel anlamda sorun yaşayan gruplar ile çok daha aktif ve güçlü bir ilişki içindedirler. Kişiler arası kurdukları ilişkiler organiktir. Bu gruplar ile çalışan kişiler sorunlarına ve çözüm çabalarına sıkı sıkıya sahip çıkmaktadırlar.

Sorunlarının çözümü için birlikte çalıştıkları örgütlere aidiyet duyguları da yüksektir. Birbirleri ile iletişimlerini sosyal medya vb. gibi araçlar ile sağlayarak çok hızlı çözümler üretebilmekte ve sağlam bir dayanışma sergileyebilmektedirler. Gündelik hayatlarında da bu kurum ve kuruluşlarından bağımsız olarak bir araya gelmekte, ailecek tanışıklık göstermektedirler. Birçoğu bilinçli ya da bilinçsiz olarak, politik mücadelesi ile gündelik yaşamı arasındaki sınırı kaldırmakta, dostane ilişkiler kurarak mücadelesini yaşamın kendisi, varlığının temeli haline getirmektedir. Bu davranış biçimleri kesinlikle küçümsenmemelidir, büyük bir dayanışma ruhu ve aidiyet hissi yaratmaktadır. Böyle gruplar ile hem çözüm üretmek hem de çalışmak çok daha verimli sonuçlar alınmasını sağlayacaktır. Örneğin ister hayvan haklarını savunanlar olsun, ister kadın haklarını, isterse de kentine sahip çıkma çabasında olanlar olsun, kim hangi soruna dair olursa olsun, şucu, bucu ayrımına gitmeden, parti ayrımına gitmeden, elimizden geleni o grubun bir parçası olarak üzerimize düşenleri yapmalıyız. Ek olarak sorununa öyle ya da böyle sahip çıkan hiçbir grubu dışlamadan, aşağılamadan kucaklamamız gerekmektedir.

Üzerinde durulan başka önemli bir tespit de bazı politik oluşumların ya da sorununa sahip çıkan kitlelerin rüzgarı bizim kendi yaramıza merhem olmayacak olmasıdır. Bu yüzden onların güç kaybetmesini beklemek de bu anlamda bizim kendi yaralarımıza bulduğumuz bir çözüm olamaz. Maalesef bu gibi bir kısım oluşumların üzerine kafa yormak da bu bekleme sürecinin bir benzeridir. Ayrıca belirtmek gerekir ki; böyle oluşumların bir diğer olumsuz tarafı da kendisi hakkındaki gündemi karşısındakine dayatamadığını fark ettiğinde o karsındaki ile kast edilen grupları en hafif anlamı ile “ötekileştirme” yoluna gidecek olmasıdır. Çay-çorba politik vaadi ile iktidarını sürdürme ihtimalleri çıkmaza girdiğinde beka söylemine dayalı olarak saldırganlaşacakları açıktır. Bu “ötekileştirme” derecesi tabi ki zorbalığın hukuki, politik, ekonomik ve sosyolojik imkanı ile de doğru orantılıdır. En nihayetinde kendi haksız ve hukuksuzluğunu örtemediği yerde ve bilgi-beceresi de yetersiz kaldığında şiddetinin dozu artacak, sesinin tonu yükselecektir. Karşıtına gücünü göstermenin de ötesinde tahakküm kurma çabası içinde olacağını deneyimledik ve deneyimliyoruz. Bu bağlamda her anlamda terörist ilan edilmek ya da her türlü terörize edilmek kaçınılmaz olabilir. Bu konuda gerekli tartışmaları yapmalı, önemleri almalı ve aynı dili konuşmamaya itina göstermemiz gerekmektedir. Kısacası her alanda ve her anda sağduyuyu ön planda tutmamız gerekmektedir. Sembolik bir gösterge de olsa birilerine kedileri köpekleri sevdiren, birilerini de cuma namazına gitmesine vesile olan vicdan harekete geçirilmelidir. Kolları bacakları kopan küçük yavru köpeğe sahip çıktığımız gibi bir araya gelebilme umudu yeşertilmelidir.

Sonuç olarak bir sonraki seçim, yerel seçimler ve önümüzde sadece dokuz ay gibi kısa bir süre bulunmakta. Artık daha fazla “ne yaparız”, “nasıl taş üstüne taş koyarız” gibi yol haritalarımızı şimdiden konuşmamız, belirlememiz gerekmektedir. Deneyimler, yazılanlar ve çizilenler göstermektedir ki; seçim ofisleri politik söylemlerimizi iletmekte yeterli olmamaktadır. Seçim ve parti ofisleri atıl kalmakta ve özellikle de çay-sigara içilen, politika üretilemeyen mekanlara dönüşmektedir. Mahallelerde olmadığımız gibi eleştiriler ile karşılaşılmıştır. Bir grup her allahın günü, beş vakit propaganda yaparken, bizler sadece beş yılda bir yaparsak alacağımız sonuç yüzdesel olarak ancak bu olacaktır. Bu yüzdesel oran ayrıca normal şartlarda giderek küçülecektir. Seçim öncesinde veya sonrasında ya da sandıkların başında bile eksiklerimiz, bilgisizliklerimiz ortadadır. Merkezden yapılan belirlemeler ve görevlendirmeler de havada kalabilmektedir. Bölge insanlarına temas etmeyebilmektedir. Bu şekildeki çabalar dış görünüş açısından da negatif önyargıların oluşmasına sebep olabilmektedir. Bir kamuoyu oluşturmak, o kamunun oyunu alabilmek sonra bu oyları korumak ve oyların devamlılığını sürdürmek ciddi mesai gerektirmektedir.

Eğer sözü belirleme ve sözü üretme çabası içinde olma arzusu taşıyorsak, daha aktif ve verimli çalışan mahalle ikna kurulları vb. gibi yapılara ihtiyaç olduğu açıktır. Bu ikna kurullarının da ulaştıkları her grubun, her kişinin, her bölgenin farklı özelliklere sahip olduğunu göz ardı etmemesi gerekir. Bazı gruplara direk ulaşmak mümkün olabilir, bazı gruplara internet üzerinden… Yani her gruba ulaşmanın ve ikna etmenin farklı farklı metotları bulunabilir bunlara dikkat etmek gerekmektedir. Ayrıca bu kurullar çerçevesinde çalışma programları ve bu programlarda çalışacak, gönül verecek arkadaşlar acil olarak belirlenmelidir. Gerek mekan olarak gerekse de saat anlamında programlar mümkün mertebe çizilen çerçevelerin dışına çıkmadan adım adım uygulanmalıdır. Eğer sorunlara çözüm olma iddiası taşıyorsak sorunlarımızı yalap şarap çözemeyeceğimiz ortadadır. Belki çok özel olacak ama zannedersem şunu da eklemek gerekiyor hayatın her alanında olmak adına yaptığımız tüm klasik politik çabalarımıza ek olarak, parti ofislerimiz daha renkli olsa, dış cephelerinde rölyefler, duvarlarında tablolar olsa, içlerinden yüksek tonda tartışmalar değil müzik dinletileri duyulsa, toplantılara başlarken belki bir şiir, bitirirken bir romandan beş dakika okusak, dinlesek, sesimizi eylemelerimizde şarkı söyleyerek ya da dans ederek duyursak, parti tabelalarımız daha illüstratif olsa, belki de güzel bir yaşam mümkün umudunu tüm kalplere taşımak kolaylaşır kim bilir. %50 tamam %50 devam yarışması bırakılır ve acilen herkes için her yerde ve her zaman %100 yaşam savunulur.

Kim bilir…