İsmail Duygulu / Avukat; Mülteci Sorunu ve Biz


Canlıların doğup büyüdükleri, çalışıp yaşadıkları coğrafya ile olan ilişkileri, onların belleğini, kimliğini, kültürünü, ahlaki değerlerini, bakış açısını belirleyen önemli etmenlerden biridir. Canlılar gibi insanların da bu mekânsal bağ ile kurduğu ilişki çerçevesinde maddi ve manevi varlığını geliştirme, yaşama hakkı kapsamında, temel bir insan hakkı olarak düşünüldüğünde göç, sancılı bir süreci beraberinde getirmektedir.

Göç, canlıların bulundukları yerden, çeşitli nedenlerle mekânsal bağın koparılması ve yeni bir mekânsal bağ kurulması durumudur. Göçün sonucu, koparılan ya da kopulan mekan ile sınırlı değil, içinde bulunulan toplumsal koşulların, kuralların, inanç sistematiğinin dışına çıkma ve dolayısıyla bireyin düşünme yönteminde de değişiklikler meydana gelmektedir.

Birçok nedenle, canlılar göç yaşamaktadır. Doğadaki canlıların daha çok iklimsel ya da tehlikeden kaçış olarak yaşadıkları göç, insanlarda daha da çeşitli iradi ya da zorunlu nedenlerden doğmaktadır. Göçün sayısal yoğunluğu da, sorunun boyutunu arttırmaktadır.

Mülteci sorunu başlığında, bizi doğrudan ilgilendiren konu, insanların zorunlu nedenlerle göçmek zorunda kalması sonucunda içine girdiği göçmenlik serüvenidir. Yeryüzünde ülke sınırları ya da ülkeler içinde sürdürülen düzen değişikliklerine koşut olarak, göç kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır. Yaşadığımız savaşlar, içine düştüğümüz ekonomik ve sosyal koşullar nedeniyle, bulunduğumuz yerden bir başka yere göçmek durumunda kalıyoruz.

 Ortadoğu kaynarken, denizler can alıyor

Afganistan’dan Libya’ya, bugün de Ortadoğu ülkelerini saran bahar yangını mülteci sorununu derinleştiriyor. Yeryüzünde meydana gelen sosyal ve siyasal olaylar, mültecilik sorununa gebe görünüyor.

Lübnan nüfusunun yüzde 25’ine yakınının mültecilerden oluştuğuna dair verileri okuyoruz. Suriye’den, Filistin’den, Irak’tan gelen mültecilerin yaşam alanı haline dönüşmüş durumda Lübnan. Keza Türkiye. Savaş yoluyla tahrip edilen, paylaşıma tabi tutulan bir ülkeden beklenen rant karşısında, kısmi yardım karşılığında, mültecilerin geçici barınması Türkiye, Lübnan gibi ülkeler eliyle yapılmaya çalışılıyor.

Mülteci sorununu doğuran olaylara neden olan ülkeler, mülteci sorununun külfetine katlanmazken, Lübnan ve Türkiye gibi ülkeler eliyle bu soruna yaklaşım gösteriliyor. Öte yandan bununla yetinmek istemeyen mülteciler, “umuda yolculuk”larını sürdürüyor, Akdeniz’i kendilerine mezar yapıyorlar. Geçtiğimiz günlerler, Meriç nehrinde, çocuğuna sarılı boğulmuş halde bulunan anne ile çocuğun, kıyılara cesetleri vuran küçük Aylan’ların dramı karşısında duyarsız kalmamız mümkün değil. Sorun sadece bu çaresizliğin verdiği utanç ile yetinmek mi? Buna bir çare olamamanın getirdiği ağırlığın karşısında ezilmek de var.

 Türkiye’de bulunan Suriyeli mülteci sayısı

Mülteciler Derneği’nin İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi’nin açıklaması olarak yaptığı aktarıma göre; 21 Haziran 2018 tarihi itibarıyla Türkiye’deki biyometrik verileriyle kayıt altına alınan Suriyeli mülteci sayısının, 3 milyon 570 bin 352 kişi olduğu, bu kişilerin 1 milyon 935 bin 499’unun erkeklerden, 1 milyon 634 bin 853’ünün ise kadınlardan oluştuğu bildirildi.

Suriyeli mültecilerin 216 bin 890 kişi Devlet tarafından hazırlanan Geçici Barınma Merkezleri’nde sağlanan imkanlardan yararlanabiliyor. Kalan 3 milyon 353 bin 462 mülteci ise kamp dışında, kendi öznel koşullarını yaşıyorlar. Kamplarda yaşayan Suriyeli mülteci sayısının bir önceki aya göre 1.225 kişi arttığı ifade edilirken, şehirlerde yaşayan Suriyeli mülteci sayısının ise bir önceki aya göre 20 bin 257 kişi azaldığı ifade ediliyor.

Şehirlere göre dağılım ise, 10 şehirde yoğunluk gösteriyor ve bu şehirlerdeki Suriyeli yoğunluğuna göre, 563 bin 15 kişi ile İstanbul en yoğun şehir olarak öne çıkarken, 28 kişi ile en az barınmanın olduğu şehir olarak Bayburt görünüyor. Bayburt’u 34 kişi ile Artvin, 44 kişi ile Tunceli takip ediyor. Suriyelilerin yerli nüfusa oranla en yoğun yaşadığı il %96,26 ile Kilis gösterilirken, Kilis’de kayıtlı Suriyeli sayısı mayıs ayına göre 9 bin 225 kişi artarak Mersin’i geçmiş durumda. Kilis, Adana, Şanlıurfa, Gaziantep, Adana illerinde Geçici Barınma Merkezleri bulunuyor.

Aynı koşullarda olsaydık, her birimizin kapı aralamasını isteyeceği bir şekilde, Türkiye’nin Suriyeli mültecilere kapı açmış olması, eleştirilmesi gereken bir konu olmaktan öte, mültecilere daha iyi koşulların nasıl yaratılabileceği ya da Türkiye’de yaşayan insanlarla mültecilerin arasındaki çatışmanın en aza indirilmesi üzerinden bir tartışma anlamlı olabilir.

Mülteci sorunu yaşanan savaşların bir sonucudur. Zorunlu olarak yaşanılan göç nedeniyle insanları suçlamadan ziyade, dayanışma içinde olunması gerekir. Hangi ülkede olursa olsun, yaşadığı, çalıştığı mekan ile bağını koparmak ve daha başka güvenli bir yere gitmek zorunda kalmak, herkesin doğrudan isteyeceği bir durum değildir.

Kısmen çalışma gücü arayışında olan ülkeler, gönüllü göç yoluyla karşıladığı bu ihtiyaç dışında, sayısal yoğunluğun fazlalığı karşısında kendi içinde bulundukları koşulların olumsuz değişmesinin önüne geçmek adına, mülteci sorunu ile karşı karşıya gelmekten kaçınıyorlar. Oysa mülteci sorunu, sorunun sonucudur.

Esas olarak mülteci sorununu doğuran savaşların ve bunun nedenleri üzerinde durmak, siyaseten çözüm üretilebilecek ve temel insan hakları, uluslararası kabul edilen kurallar doğrultusunda çözümler üretmek mümkünken, bundan kaçınarak savaş çığırtkanlığı peşine düşmenin tek nedeni var, çıkar! Devletlerin çıkarlarının yanı sıra, kaostan nemalanmayı meslek edinmiş, bu fırsatlardan yararlanmayı ticari bir kazanç kapısı olarak gören uluslararası şirketlerin savaş çığırtkanlığı durdurulamadıkça, göç ve dolayısıyla mülteci sorunu yaşanmaya devam edecektir.

 Sosyolojik durum

Yaşadığımız coğrafyada içine düşürüldüğümüz savaş ortamından kaçış, Türkiye insanının da doğrudan etkilenmesine yol açmıştır. “Arap Baharı” adı ile yapılan güzellemenin sonucu, insanlık için iyi sonuçlar doğurmadı. İşte Suriye ayağını doğrudan yaşıyoruz. Türkiye’nin kendi içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik koşullar olumsuz, kaynakların kullanımı hatalı, paylaşım haksız ve Türkiyelileşme sancısı yaşanmakta iken, Suriye savaşının getirdiği mülteci sorunu da üzerine bindi. Türkiye’de yer yer görülen faşizan tepkilerin maddi nedenlerin yanı sıra, siyasi bir argüman olarak da kullanılan kışkırtılan ırkçı söylem ve yaklaşımların da etkisi var.

Son güncel duruma göre, Suriye’den mülteci olarak gelenlerin sayısal yoğunluğu karşısında, yerleşim yapılan yerler ve ülke geneline yayılıştaki etkisi, karşılıklı tepkimelere de yol açıyor. Yer yer ülkede yaşanılan sorunların yegane kaynağı mülteciler gibi gösterip, bazı bireysel olayları da bahane ederek, tahrikler sonucunda olaylar yaşanıyor.

Mülteciler, bulundukları yerlerden koparak, geldikleri yerdeki koşullara uyum sağlamakta zorlanıyorlar. Daha önceki hayatında oluşturduğu birikimi, kültürel, sosyal, ekonomik dayanışma ağını, çalışma ortamını, çalıştığı ortamdaki rütbesel konumunu ve sigorta gibi garantilerini kaybeden mülteci, kendisini yeni bir kavganın içinde bulmaktadır. Çalışma, barınma, eğitim, sağlık ve dil sorunu başta olmak üzere birçok sorunla boğuşmak ve yeniden bir hayat kurmak zorunda kalan mülteciler, hem kendi aralarında, hem yeni geldikleri insan toplumu içinde ve hem de yeni ülkenin Devlet organıyla girdikleri organik ilişkilerde, kimi uyumun yanı sıra, büyük oranda uyumsuzluk yaşamaktadırlar.

Göç ederek gelen mültecilerin koşulları, var olan koşulların gerisinde kaldığında, ilkel ve yeni baştan başlanılan bir süreci ifade ediyor. Bu da yeni bir gecekondu sürecinin doğmasına yol açıyor.

 Uluslararası sözleşmelerin getirdiği hukuki koruma nedir?

Mülteci terimi, Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanan Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin Sözleşme’de, 1 Ocak 1951 tarihinden önce meydana gelmiş olaylar nedeniyle mülteci durumuna düşenleri kapsarken, Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü ile mülteci kavramı genişletilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS-1950), Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin 1954 Sözleşmesi, Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin 1961 Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (1966), İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme (1984), Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin Seçmeli Protokolü, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne Ek Kara, Deniz ve Hava Yoluyla Göçmen Kaçakçılığına Karşı Protokol, Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK) kapsamında, mültecilere ikamet izni kolaylığı gibi, tanınan haklar bulunmaktadır.

Türkiye yönünden hukuki kurallar ve uygulamada farklılık olmaktadır. Avrupa ülkelerinde yaşarken, mülteci durumuna düşenlere doğrudan doğruya mültecilik sıfatı verilirken, Avrupa dışı ülkelerden göç etmek zorunda kalanlara ise şartlı mültecilik sıfatı verilmektedir.

“Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin  korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında mülteci statüsü verilir”ken (YUKK m.61), “Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancıya veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişiye statü belirleme işlemleri sonrasında şartlı mülteci statüsü verilir. Üçüncü ülkeye yerleştirilinceye kadar, şartlı mültecinin Türkiye’de kalmasına izin verilir.” (YUKK m.62) Bu durum dahi, Türkiye’de bulunan mültecilerin hukuki statüsünü açıklamaya yeterli olmalıdır.

 Tersinden bakınca

Bunca ölen, yaralanan, yerinden yurdundan edilen insanların yaşadığı dramatik sürecin getirdiği, insanlar arası kültürel kaynaşma ve düşünsel dönüşümler de olmaktadır. Bu yönüyle baktığımızda, onca olumsuzluğun, olumlu bir sonuca da gebe olduğunu görmekteyiz.

Hiç istemediğimiz halde, kötü olayların, insanlığın değişimine katkı sunuyor olması ve bunun yarattığı olumlu yanları görmek, Rus göçmeni William Chomsky’nin oğlu ve aynı zamanda kendisi de bir göçmen olan, Amerikan aktivist, dil bilimci, filozof, mantıkçı, siyasî eleştirmen, tarihçi ve yazar Avram Noam Chomsky (7 Aralık 1928’de Philadelphia, Pensilvanya’da doğdu)’nin çıkarımlarından öğreniyoruz.

Yaşadığımız yoğun göçün, insanlar arasında meydana getirdiği ya da getireceği kültürel dönüşüm ve etkileşimle, topyekûn insanlık olarak birbirimizden haberdar oluyor, kaynaşmış, yoğun iletişim ortamını yaratıyoruz. Doğup büyüdüğü köyünden dışarıya çıkmadan yaşayıp ölen insanlar karşısında, bu zorunlu göç hareketinin, insanların düşünsel gelişimine etkisi olacağı da açık. Nitekim küresel bir köy haline gelen Dünya ile karşı karşıyayız. Sermayenin küreselleşmesinin yanı sıra, insanlık da küreselleşiyor.

Medeniyet içinde medeniyetsizlik

Hayatımızdan, başkaları için ne kadar veriyor, ne kadar katlanıyor, ne kadar sebat ediyorsun? Derinliğin ve ısrarın ne? İnsanlarla sevgi bağların ne, özü ve sözü bir, eveti evet, hayırı hayır olan ve yemin etmesine gerek kalmayan, güven ve sevgi duygusuyla örülü bir ahlaki ölçün var mı? İçinde bulunduğumuz medeniyet seviyesi bize, teolojik verilerden hareketle insan aklının oluşturduğu mesellere dayalı değil, normatif kuralların güvencesini veriyor. Ama aynı medeniyet içinde, insanların kazandıkları statülere uyarlı olarak doğrudan mültecilik ya da şartlı mültecilik gibi farklılıkların yaratıldığı, bundan da öncesi mültecilik gibi utanç verici ağırlığı sunuyor.

Kendi iç ve dış dünyamızda yaptıklarımız ve yaşadıklarımızı gözden geçirdiğimizde, mültecilere karşı gösterdiğimiz tutum ve davranışlarımız, hoşgörü ve katlanılabilir koşulları yaratmamız, aynı zamanda siyasi çizgimizin ipuçlarını da veriyor bize.

Yeşil dayanışma

Türkiye’den Avrupa ülkelerine gidenlerden duyuyor ve biliyoruz. Avrupa’da göçmenler daha çok Yeşiller hareketiyle birlikte oluyor ve Yeşiller hareketine oy veriyorlar. Bunun altında, Yeşillerin göçmenlere olan yaklaşımı yatıyor. Göçmen Dayanışma Hareketini örgütleyen Yeşiller, mültecilerin yerleşik hayata geçmelerinden sonraki süreçte geri dönüşümünü görüyorlar. Çünkü Yeşiller, Dünya’yı vatan, tüm insanlığı kardeş olarak gördüklerinden dolayı, yerleşik hayatlarına katılan mültecileri rahatsızlık unsuru olarak görmedikleri gibi, aksine dayanışma ruhu ile karşılıyorlar. Yeryüzü sakinleri olarak, “Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir.” diyen Thomas Paine’den, “Haluk’un Amentüsü” adlı şiirindeki “Toprak vatanım, nev’-i beşer milletim … İnsân İnsân olur ancak bunu iz’ânla, inandım. / Yeryüzü yurdum, insan soyu ulusum…İnsan Ancak insan olur bunu anlamakla; inandım.” diyen Tevfik Fikret’e kadar yeni bir ufku yakalayacak anlayışı örüp çoğaltmalıyız.