Hamide Bezirci; Galatasaray’da Cumartesi Anneleri ile Geçen 23 Yıl

Cumartesi Anneleri, 1990-1995 yılları arasında OHAL döneminde gözaltında insan kaybedilmesine karşı bir araya gelmiş kayıp anneleri ve kayıp yakınlarından oluşur. Galatasaray Meydanı’nda oturup, annelerin her birinin kayıp evlatları ile ilgili acı hikayelerini dinledikten sonra, artık o meydandan kopamazsınız. Acılarını hafifletmek adına, her cumartesi kalkar yollara düşer, annelerle kucaklaşır, siz de oturmayı seçersiniz. Ben de 27 Mayıs 1995’te ilk oturum haftasında Eğitim-Sen’li bir grup öğretmen ile birlikte, destek için oturmaya katılmıştım. 1997’den beri her cumartesi gözaltıların artması nedeniyle 1999’da oturmalara ara verildi. Bir daha oturulursa, gene annelerin arasında olmaya karar vermiştim. 14 Mart 1991’de gözaltında kaybedilen Yusuf Erişti ile tanışıklığım bu kararda etkiliydi.

Beklenmedik bir olay oldu. 12 Eylül 1980 darbesinde tutuklanıp, kendisinin de haberdar olmadığı bir dizi olayla suçlanan harita mühendisi bir aile yakınım iki kez idam aldı. Ceza Yargıtay’dan dönüp, ağırlaştırılmış müebbette çevrildi.  Biz de onunla şehir şehir F Tipi cezaevlerini dolaşıyorduk. Açlık grevleri, açık görüş, kapalı görüş, görülmüştür mektupları ile, biz de bu serüvenin içinde bulmuştuk kendimizi. Hiç beklemediğimiz anda “şartlı salıverme” ile dışarı çıktı. Kendi halinde yaşamayı seçerek, baba evini satıp, onunla küçük bir iş kurdu. 16 Şubat 1999’da işten eve dönerken kendi arabasına binenler tarafından kaçırılarak kaybedildi. Arabası boş alanda bulunduğunda, içinde kendi aldığı bir ekmek vardı. Kısa süre sonra, boğazı kesilmiş ölü bedeni Aydın’da dağdan aşağı atılmış olarak bulunmuş ve oradan vinç yardımıyla çıkarılmıştı. Polis eşliğinde ailemize teslim edilen yakınım Erol Yılmaz’ın, bıçakları yakalamak için gösterdiği çaba, ölü bedeninde, ellerindeki dikey kesiklerden de görüldüğü üzere, olayı birden fazla kişinin yaptığı anlaşılıyordu. Derhal iki yetim yurdu çocuğu olayın sorumlusu olarak tutuklanıp, kısa sürede serbest bırakıldı. Böylece olay “Faili Meçhul” bırakılmamış oldu. İşte böyle aileden de bir ferdi böyle hunharca bir olayda kaybedince, Cumartesi Annelerinin acısında ortaklaşmak üzere, 23 yıldır hasta dönemlerim hariç, her cumartesi birlikte oturmaya devam ediyorum. Her birinin hikayesi acı mı acı. Kaybedilen eşya değil. Bir insanın kaybından acı başka ne olabilir!

2009’da yeniden Cumartesi Anneleri oturma eylemi her cumartesi Galatasaray’da devam etti. Ergenekon ve Balyoz davalarının görülmeye başlanmasıyla saldırılara son verilmiş, hatta annelerin etrafında polis çemberi güvenlik amaçlı oluşturulmuştu. İnsanlar alana polis aramasından sonra alınıyordu. Oturumlar ta ki 700.  Haftada polis şiddeti ile saldırıya kadar olaysız geçen 23 yıllık sivil itaatsizlik eylemidir.

Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Oturumları İlk Nasıl Başladı?

12 Mart 1995 Gazi Mahallesi Olayları olarak bilinen olayların ardından gözaltına alınan öğretmen Hasan Ocak gözaltında kayboldu. Anne Emine Ocak, baba Ocak, oğulları ve kızları tüm aile günlerce Hasan’ı aradı. Kayıp Hasan Ocak, kaybolmasından 5 gün sonra Beykoz Buzhane Köyü ormanlık alanda köylüler tarafından bulundu. Hasan’ı her yerde arayan ve tüm birimlerin haberdar edilmesine rağmen kimsesizler mezarlığına gömülen Hasan’ı ailesi tam 55 gün sonra Altınşehir Kimsesizler Mezarlığında buldu.

İHD’nin başlattığı ‘kayıplar bulunsun, failler yargılansın’ kampanyasıyla Hasan Ocak, kimsesizler mezarlığından alınıp, Gazi Mezarlığına defnedildi. Bu olayın basına yansımasıyla, kayıp yakınları Ocak ailesi ile bir araya gelmeye başladı. Rıdvan Karakoç da işkence edilmiş bedeni ormanlık alana atılmış olarak köylüler tarafından bulundu. Hasan Ocak’ın ağabeyi, Rıdvan’ı, Kenan Bilgin’e benzetiyor ve ağabeyi İrfan Bilgin’e haber veriyor. İrfan Bilgin “Bu Kenan değil, bir başkası” deyince, bulunan kişinin Rıdvan Karakoç olduğu kayıtlara geçirilerek, Ağrı iline kayıtlı köyünün muhtarlığına haber veriliyor.  Oğullarının bulunduğunu böylece öğrenen aile, işkence izleri taşıyan bedeni, kimsesizler mezarlığından alıp, Gazi Mezarlığına defnediyor. Kardeşi Hasan Karakoç, anne Asiye Karakoç ve ailenin diğer bireyleri Cumartesi insanları ile oturmaya başlıyor.

İlk olarak 27 Mayıs 1995 tarihinde, Maşide Ocak başta olmak üzere, Hasan Ocak ailesi, İHD aktivisti kayıp Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç ve ailesi, kayıp Kenan Bilgin kardeşi İrfan Bilgin ve ailesi ve beraberindeki 30 kişilik grup Galatasaray Meydanı’nda ilk oturma eylemini başlattı.

Arjantin darbe döneminde kaybedilen 30 binden fazla insanın yakınlarının 1977’de Plazo De Mayo binası önünde başlattıkları beyaz başörtülü eylem, Cumartesi Annelerine ilham oldu. Perşembe delileri denilen bu annelerden de gözaltında kaybedilenler oldu. Fakat eylemlerinden vazgeçmediler. Bir ara Plazo De Mayo Anneleri, Türkiye’ye gelip, Cumartesi Anneleri eylemine destek verdiler. “Kaybedilen mücadele, vazgeçilen mücadeledir” sözü ile meydanda bulunanlara unutulmaz bir ders vermiş oldular.

Her Cumartesi tam saat 12.00’de meydanda toplananlar ve İHD’ye kayıp bildiriminde bulunanlar çığ gibi büyüdü. Oğullarını, kızlarını, eşlerini ve babalarını arayanlar yaz kış demeden o meydanda oturmaya devam etti. Ölen anneler, babalar oldu. Onların çocukları ve zaman içinde torunları meydanda oturarak kayıplarını aramaya devam eder oldu. Bu süre içinde toplu mezarlarda, aranan insanlara ait kemikler bulunarak, ailelerine teslim edildi. Bunların kayıtları İHD kayıp dosyalarında mevcuttur.

1995-1999 arası Cumartesi oturumlarında polis saldırısı ve gözaltılar çok zaman devam etti. Oğlu Hasan için oturan Emine Ocak, ileri yaşına rağmen, saçlarından tutularak gözaltına alınarak, bir ay tutuklu kaldı. Baba Ocak o meydanda oturmalarına devam ederken vefat etti. Saldırılar her Cumartesi 1999’a kadar devam etti. Oturmaya ara verildi.

On yıl aradan sonra 2009 yılında Ergenekon ve Balyoz davalarının görülmeye başlanması ile kayıp yakınları yeniden Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemine başladı.

Kayıp yakınları, kaybedilen insanlara nasıl işkenceler yapıldığını bu davalardaki itiraflardan dinlediler. Helikopterden atmalar, asit kuyularına atmalar itiraf edildi. Ama daha sonra gizli saklı anlaşmalarla bu davalar beraatle sonuçlandırılıp, kaybedenler cezasızlık zırhıyla korunmaya devam etti.

Kayıp dosyaları ya takipsizlikle kapatıldı ya da sürüncemede bırakılarak, zaman aşımına uğratıldı.

14 Mart 1991’de İstanbul Belgradkapı’da gözaltına alınıp, Gayrettepe Sube’de sorgulanan aktivist Yusuf Erişti de kaybedildi. Ailesinin tüm başvurularına rağmen gözaltına alındığı inkar edildi. (Yusuf, bir masada yemek yediğim, sohbeti paylaştığım kişidir. Öğretmen arkadaşımın yeğenidir.)

1981 Nurettin Yedigöl’ün Gayrettepe Sube’de işkencede gören tanıklarına rağmen, Nurettin’e ne olduğunu ısrarla soran Anne Zeycan Yedigöl ve kardeşi Muzaffer Yedigöl de, olayın aydınlatılması için Galatasaray’ı mesken tutup “Bir mezarımız olsun. Kemiklerimizi istiyoruz. Çok şey mi istedik” diyorlar.

İzmir’de aranır durumdaki oğlunun ifadesini vermesi için, bizzat karakola kendisi teslim eden Hanife Yıldız, oğlu Murat Yıldız’ın gözaltında kaybedilmesinin akıbetini Galatasaray’da oturarak “Biz Mezarsızlarız” diyerek öğrenmeye çalışıyor. “Biz mezarsızlarız. Bir çiçek koyacak mezarımız olsun. Oğlumun kemiklerine razıyım” diyerek derdini anlatsa da muhatap bulamıyor. Murat Yıldız’ın İstanbul’a götürürken, gemiden atıldığı üzerine görülen davada, iki polise verilen ceza para cezasına çevriliyor ve bugünün parası ile bir ekmek parası bile değil. “İnsan hayatı sudan ucuz” dedirten cinsten bir dava.

Berfo Ana, 12 Eylül darbe döneminde Kars Eğitim Enstitüsü’nün askeri karakola dönüştürülen işkencehanesinde, oğlu Cemil Kırbayır’ın kaybedilen bedenini yıllarca Galatasaray’dan sordu.

Meclis İnsan Hakları Araştırma Komisyonu, Cemil Kırbayır’ın işkencede öldürüldükten sonra, bedeninin kaybedildiğini kabul etti.  Berfo Ana “Verin oğlumun Kemiklerini” diye haykırdı. Ama oğlunun kemiklerine kavuşamadan, o da aramızdan ayrıldı. Berfo Ana ile Kars’a giden insan hakları aktivistleri ve kayıp yakınları ve destekçileri olarak kalabalık grup, Berfo Ana ve diğer oğlu Mikail Kırbayır ile birlikte Cemil Kırbayır’ın kaybedildiği yerde basın açıklaması yaptı. Aynı yerde işkence gören arkadaşları Cemil’i anlattı. En son gördüklerinde, boyu iki metrelik Cemil’i iki asker arasında, her yeri kırık ve kanlar içinde yerde sürüklenerek kalorifer dairesine götürülürken gördüklerini ve bir daha göremediklerini anlattılar. Bunları dinlerken, Berfo Ana’nın yüzünün şekilden şekle girdiğini hiç unutamam.

1 Kasım 1980’de İstanbul Saraçhane’de gözaltına alındıktan sonra, kendisinden bir daha haber alınamayan kayıp Hayrettin Eren’e ne olduğunu, ailesi Galatasaray’dan sormaya devam ediyor. Baba Eren oğlunun akıbetini öğrenemeden aramızdan ayrıldı. Ailenin diğer bireyleri, Anne Eren, kardeşleri İkbal Eren ve Faruk Eren o meydanı terk etmeyenlerden.

Gazeteci Metin Göktepe gözaltında dövülerek öldürüldü. Davası şehir şehir dolaştırıldı. Olayın failleri ortaya çıkarılmadı. Metin Göktepe’nin annesi Fadime Anne, Metin’in kardeşi Meryem Göktepe de Cumartesi Anneleri arasında adalet arayanlardan oldu.

Beyoğlu’nda çöp arabasının arkasından iş saati içinde kaybedilen İsmail Şahin’in eşi ve en genç Cumartesi Annesi Kiraz Şahin, çocuklarını o meydanda büyüttü. O da eşinin akıbetini öğrenemeden aramızdan genç yaşta ayrıldı.

Kayıpları haber yapan “Özgür Ülke” gazetesinin bombalanması sonrası gözaltına alınan gazeteci Bitlis muhabiri Ferhat Tepe de gözaltında kaybedildi. Kayıpları yazacak bir basın mensubu da böylece yok edildi. Ferhat Tepe’nin annesi de o meydanda daimi oturanlardan.

Öğretmen Fehmi Tosun, evinin önünden beyaz torosa zorla bindirilerek, ailesinin gözü önünde götürüldü. Eşi Hanım Tosun’un polise haber vermesi ile, ardından yetişen polisler, Fehmi Tosun’u götürenlerin polis olduğunu söylemesine rağmen, gözaltına alındığı inkar edildi. Fehmi Tosun’dan bir daha haber alınamadı. Tosun ailesi de o meydanı terk etmeyenlerden. Fehmi Tosun davası AİHM’e taşındı. Erkin soruşturma yapmamaktan Türkiye Devleti, aileye tazminat ödemeye mahkum edildi.

İTÜ öğrencisi Tolga Baykal Ceylan, 7 Ağustos 2004 tarihinde İğneada’da tatildeyken gözaltına alınarak kaybedildi. Anne Kadriye Baykal Ceylan, Amerikan filmlerine taş çıkartan takibi ile oğlunun akıbetini ortaya çıkartmaya çabaladı. Bu davada olayın tanığı ve sanığı durumundaki kişilerin, olayın üzerini örtmek için yalanlar ve yalan senaryolarla davanın uzaması ve suçluların korunması ve delillerin karartılmasına çalıştıklarına tanık olduk. İnsan hakları aktivistleri, kayıp yakınları ve beraberindeki kalabalık bir grupla Kırklareli/İğneada’ya giderek, basın açıklaması yapıldı. Tolga’nın kaybedildiği yerde denize karanfiller bırakıldı.

29 Temmuz 1981 tarihinde bindiği otobüsten indirilerek gözaltına alınan öğretmen Süleyman Cihan’ın gözaltında olduğu inkar edildi. Avukatlarının ve ailesinin ısrarlı aramaları sonucunda, işkence edilmiş bedeni 85 gün sonra kimliği belli olduğu halde kimsesizler mezarlığına meçhul kişi olarak defnedilmiş olarak bulundu.  Olayın failleri açıklanmadı.

20 Temmuz 1992 günü işyerine giderken gözaltına alınan Hasan Gülünay’ı sorguda görenler olduğu halde, gözaltında olduğu inkar edildi. Hasan Gülünay’ın ailesi de Galatasaray’dan sesini duyurmaya çalışanlardan.

17 Ocak 1996 tarihinde gözaltına alınıp kaybedilen ve ağır işkence edilmiş bedeni bulunan Abdullah Canan’ı gözaltına alanlar belli olduğu halde, olayın aydınlatılmamasına sitem eden oğulları Vahap ve Tayyip Canan ile torunları Galatasaray’da oturarak, sorumlu muhatap bulmaya çalışanlardan.

Meydanda beyaz başörtüsü ile oturan Emine Kaya, tüm köyün gözü önünde gözaltına alınan yaşlı babası Ahmet Kaya ve ağabeyinin, sorgudan köye dönerken yakılan minibüste, yanmış bedenlerinin sorumlularını arıyor.

12 Eylül 1980 karanlığının ilk idamlarından Veysel Güney’in kaybedilen bedenini arayan annesi ve babasının ömrü vefa etmedi bir mezar taşına sarılmaya. Ömürlerinin sonuna kadar onlar da o meydanı terk etmeyenlerdendi.

Mayıs 1994’de Kasım ve Halil Alpsoy, iki amcaoğlu, İstanbul’da ailelerinin yanından alenen beyaz torosa bindirilerek kaçırılıyor. İşkence edilmiş bedenleri Kırklareli ormanlık alanda bulunarak, zoraki teşhis edilebiliyor. Acılı eşleri, çocukları ve artık torunları, yıllardır Galatasaray Meydanı’nda, gerçeğin ortaya çıkarılması için, dertlerini anlatabilecek bir merci arıyorlar.

Talat Türkoğlu, Edirne’den annesini ziyaretten dönerken, arabasının takip edildiğini ailesine bildiriyor. 1 Nisan 1996’dan beri kendisinden haber alınamıyor. Bir itirafçı, sorguda öldürülerek Meriç Nehrine atıldığını söylemişse de, itirafçı öldü gerekçesiyle, dosyası zaman aşımından kapatıldı. Ailesinin “İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı işletilemez” diye itirazı da bir sonuç vermedi.

Kayıp Hüseyin Morsümbül adına mektup gönderen anne Fatma Morsümbül’ün vefatı ile çocukları o meydanda adalet aramayı sürdürüyor.

27 Ekim 1991’de gözaltına alınarak kaybedilen Hüseyin Toraman’ın akıbeti Mehmet Ağar’a soruldu. Ama her kayıp gibi bir sonuca henüz ulaşılabilmiş değil.

12 Eylül idamlarından Ramazan Yukarıgöz’ün yakınları da Galatasaray Meydanı’nda adalet arayanlardan.

Meydanda en çok dikkat çeken fotoğraflardan güzel gözlü çocuk Cüneyt Aydınlar’ın, üniversite eğitimi için geldiği İstanbul’da gözaltında işkenceyle öldürüldüğünün çok sayıda tanığı mevcuttur. O da bedeni kayıp, faili meçhuller arasında.

Gezi olaylarında öldürülen Berkin Elvan’ın annesi ve babası da oğullarının katilinin kimliğinin açıklanması için seslerini Galatasaray’dan yükseltiyor.

Yılardır birlikte oturup burada adını ve hikayesini yazamadığım çok kayıp var. Bunlardan başka, yakınları belki korktuğu için, belki Galatasaray Meydanı’na ulaşımı güç mekanda ikamet ettikleri için Cumartesi Anneleri arasında olamayanları da unutmamak gerek.

En uzun süre Cumartesi Meydanı’nda oturan Güzel Şahin’in, diğer adıyla Güzel Anne, sıkılı yumruğu ile öne atılarak, gençleri tehlikeden korumaya çalıştığı unutulamaz. 20 Eylül 2017’de ani ölümü, sevenlerini çok üzdü. Adını burada saygı ve sevgiyle anıyorum.

“İHD Kayıplara Karşı Komisyon”a yapılan kayıp başvurularının sayısı her an artıyor. Dosyaları arşivlerde mevcuttur.

Cumartesi Anneleri; hukukun üstünlüğünün sağlanması ve adalet arayışları için her cumartesi toplanıyorlar. Çünkü BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992’de kabul ettiği “Zorla kaybedilmeye karşı, herkesin korunmasına dair bildiriyi, “Zorla kaybedilmeyi, insanlığa karşı işlenmiş bir suç” olarak kabul etti.  Bir hukuk devleti olarak bu bildiriyi tanıyıp imzalayarak, kayıpları araştırmak, etkin soruşturma yapmak da devletin görevidir.

“Anneliği istismar eden bir grup insan” diye itibarsızlaştırılan ve çok çirkin anlam ifade eden “paçoz” denilerek küfredilen Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınlarının, her cumartesi, kendi kayıplarının nasıl kaybedildiğine dair anlatımlarını keşke bir zahmet edip dinleyebilselerdi. Belki sonucun değişmesine katkı sunabilirlerdi.

Meydanı annelere yasaklayarak, annelere küfrederek, kayıp dosyalarını ve davalarını sürüncemede bırakıp, zaman aşımına uğratarak, insanları susturmak mümkün değildir. İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı işletilemez.

Kayıp anneleri ve kayıp yakınlarının, acılarını ortaklaştırdıkları, kayıplarını bulmak veya bir şekilde akıbetlerini öğrenme umudunu diri tutan Galatasaray Meydanı kapatılamaz.

Cumhurbaşkanı’nın, anneleri Beşiktaş’taki ofisinde ağırlayıp, dertlerini dinlediği yerden devam edilerek, faili meçhul bırakılan olaylar aydınlatılsın. Failleri ortaya çıkarılıp yargılansın.

Bu acılar dinsin. Yoksa canından başka kaybedecek bir şeyi kalmamış o insanları zorla susturarak evine göndermek hiç kolay olmaz. Bunu bakan da bilir, bakmayan da…