Eş Sözcümüz Eylem Tuncaelli’nin Fikri Sönmez Yerel Yönetimler Sempozyumu Açılış Konuşması

Bugün, burada nasıl bir yerel yönetim istediğimizi ve bunu gerçekleştirmek için neler yapacağımızı konuşacağız.

 

Yar yanağından gayri her yerde, hep beraber diyen Şeyh Bedrrettin’in Ortaklar hareketi ile başlayan, Fatsa ile devam eden, Dikili, Çamlıhemşin ve Hopa’da, kayyum atanana kadar Kürt illerinde yaşatmaya çalıştığımız ve bugün Nilüfer’de, Ovacık’da halen süren deneyimlerimiz ışığında geçmiş ile bugün arasında kurduğumuz, bugün ile yarın arasında kuracağımız köprünün temel taşlarını birlikte nasıl oluşturacağımızı tartışacağız.

 

Bu sempozyum için seçtiğimiz 14 Ekim özel bir gün. 14 Ekim 1979’da Fikri Sönmez, Fatsa’da Bağımsız Belediye Başkanı seçilir. Fatsa 11 bölgeye ayrılır ve halk komiteleri oluşturulur. Bu, devrimcilerin hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm halkla birlikte gerçekleştirdiği yerinden ve yerel yönetim deneyimlerinden biri olarak geçer tarihe.

 

Ve ne yazık ki Paris Komünü gibi merkezi otoritenin o saldırgan tavrı ile karşılaşır. 12 Eylül faşist darbesinden önce temmuz ayında, umudun adı olan kente nokta operasyonu adı altında saldırıya geçilir. Seçilmiş Belediye Başkanı Fikri Sönmez tutuklanır. Ne yazık ki bu topraklarda tarih tekerrürden ibarettir. Halkın iradesine yapılan bu saldırı günümüzde de devam ediyor; seçilmiş belediye başkanları, milletvekilleri tutuklu, seçilmişlerin yerine atanan kayyumlar hala gündemimizde.

 

16 Nisan 2017 itibariyle Türkiye yeni bir döneme girdi. OHAL koşullarında adım adım tek adam rejiminin inşa edildiği, yurttaşların yarısının yurttaştan sayılmadığı, demokratik hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin son kırıntılarının da yok edildiği bu dönem aynı zamanda yeni toplumsal dinamiklerin ortaya çıkmasına ve yeni mücadele olanaklarına zemin hazırladı.

 

Önümüzdeki dönemde, OHAL/KHK uygulamasının kalıcı olduğu görünüyor. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi partinin başkanı olması devletle siyasal partinin özdeşleşmesi anlamına geliyor. Bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitiren yargı, muhalefetin sindirilmesi için bir araca dönüştü, yüksek yargı organları partili cumhurbaşkanına bağlandı.

 

Meclis işlevsizleştirildi, hukuk dışı uygulamaları meşrulaştırmanın aracı haline getirildi.

 

Bu ülkede ekonomi, kentlerin, doğal ve tarihi varlıkların vahşice yağmasıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor. Maliye ve para politikasını düzenleyen tüm kurumlar, kamunun denetimine tabi ve bağımsız değil artık.

 

Kamunun, yürütmeyi denetleme araçları ortadan kaldırıldı ya da sadece kâğıt üzerinde bırakıldı.

 

İçeride ve dışarıda, savaşı, ülkeyi yönetmenin bir yolu olarak benimseyen hükümet herhangi bir barışçı adım atmak niyetinde değil. Tam tersine insanlarımızın, doğanın ve tarihi varlıklarımızın yokolmasına neden olan savaş politikalarına, milliyetçiliğe, kutuplaşmayı artırmaya bel bağlıyor. Barışın inşa edilmesine, savaştan zarar gören toplumsal yapının, doğal ve tarihi varlıkların iyileştirilmesine, eğitime, sağlığa, refaha, yoksullukla mücadeleye, kadınlara, engellilere, çocuklara ayrılması gereken gelir savaşa harcanıyor.

 

Adalet talebi bugün herkes için yakıcı bir talep olarak karşımıza çıkmakta. Sözde kalmayan bir toplumsal adaletin ancak ekmek, su, söz ve kimlik adaletinin sağlanması ile başarılabileceğini biliyoruz.

 

Ülkede her şey merkezileştirilerek tek kişide toplanırken biz çözümün yerelde ve doğrudan katılım mekanizmalarında olduğunu biliyoruz. Tartışma, müzakere ve katılım içermeyen, seçme ve seçilme hakkına indirgenen “temsili demokrasinin” yetersizliklerinin farkındayız. Bir ölçme yöntemi olarak sandığı önemsiyor ancak demokrasiyi sandığa hapsetmiyoruz.

 

Tarihimizde “halk için halkla birlikte” şiarı ile yer almış olan doğrudan demokrasi deneyimini güncel gelişmeler doğrultusunda evde, işyerinde, sokakta hayatın her alanında uygulanabilir kılmanın yollarını bulmalıyız. Yaşam alanlarımıza sahip çıkarak, her düzeyde karar alma süreçlerine katılımı, tepeden dayatılan kararlar yerine yerelin karar almasını ve süreçlerin denetlenebilir bir açıklıkta yaşanmasını sağlamalıyız.

 

Demokrasi güçlerinin, bir yandan demokrasiyle bağdaşmayan keyfi davranışlara örgütlü bir biçimde karşı koyarken, diğer yandan da çatışmaya değil uzlaşmaya dayanan, herkesin farklılıklarıyla eşit olarak yer aldığı yeni bir demokratik Türkiye’nin mümkün olduğunu, böyle bir seçeneğin bulunduğunu topluma göstermesi gerekiyor.

 

Katılımcı ve çoğulcu bir demokrasinin gerçekleşmesi, çatışmaya son verilip barışın nasıl sağlanacağı, güç tekeline değil, paylaşıma ve yerel demokrasiye dayalı bir yönetimin nasıl gerçekleştirileceği, hukukun üstünlüğü ilkelerinin nasıl yaşama geçirebileceği konularına üreteceğimiz çözümlerden geçiyor.

 

Ancak bu talepler toplumsallaştığı ölçüde, toplumun tüm kesimlerince tartışıldığı ve tabanda bir ortaklaşma zemini yaratıldığı zaman kutuplaşmayı aşabilecek bir toplumsal güç ortaya çıkabilir.

 

Türkiye’nin laik, katılımcı, çoğulcu bir demokrasiye ve barışa ihtiyacı var. Demokratik hak talepleri etrafında yükselen bir toplumsal mücadele, ortak yaşamı düzenleyecek katılımcı ve çoğulcu bir anayasanın yolunu açabilir.

 

Yerelde yurttaşların yönetime katılabilmesi için demokratik katılım mekanizmalarının yaratılmasını ve korunmasını, yurttaş meclislerinin yaygınlaştırılmasını ve desteklenmesini sağlamalıyız.İktidarın demokrasi dışı uygulamalarına karşı en geniş birliği sağlayarak, yerelden ve tabandan yeni bir demokrasi hareketini el birliğiyle yaratabiliriz.

 

Ahkam kesen bir ideolojinin değil, pratik/işe yarar bir hipotezin, nereye gittiğimizi bildiğimiz, kontrolü yeniden ele alabileceğimiz bir metodolojiye ihtiyacımız var. Ve bu konuda deneyimlerimiz mevcut.

 

Bütün politik ve toplumsal düşünüşün, yüz yüze gelmeye zorlandığı şey, engel/ kural tanımayan sanayi kapitalizminin çevreyi geriye dönüşü imkânsız bir tahribata uğrattığı gerçeğidir. Bize daha konforlu bir hayat vadeden her teknolojik ilerleme, bizi ölümcül akıbete sürüklüyor aynı zamanda. Kendi toplumsal sistemimize model olarak kanseri seçmiş durumdayız. Kapitalizmin “ya büyü ya öl” buyruğu bizi zaten ölüme götürüyor.

 

Bugün toplumsal cinsiyetin, ırkın, sınıfın, ulusun paralize edici hiyerarşilerini aşma fırsatlarını ve sistemin radikal kötülüğüne radikal çareler bulmayı konuşacağız.

 

Doğrudan demokrasi yöntemlerini konuşurken, ömür boyu başkanlık, aday olmak için ödenen yüksek ücretler, siyasi partiler ve seçim mevzuatından kaynaklı zorlukları aşmak için birlikte mücadele etmenin altını çizeceğiz.

 

Bugün dünyanın yaşadığı kriz tek katmanlı değil. Hem iktisadi hem politik hem de ekolojik bir krizin içinde nefes almaya çalışıyoruz. Zengin ve yoksul arasındaki eşitsizlik giderek büyüyor; ırkçılık ivmeleniyor, bir sonraki yüzyılda ölümcül oranlara varması beklenen çevre felaketleri günümüzün birincil sorunları haline geliyor. Tüm bu kötücül değişime rağmen değişmeyen tek şey neoliberalizmin o sapkın mantığı.

 

Modern politik tahayyülde “politika” temsili organlarda – özellikle de yasama yürütme organlarında- güç elde etme tekniklerinden ibarettir, akılcılığa, topluluğa ve özgürlüğe dayalı ahlaki bir vizyon barındırmaz.

 

Yeşil ve sol hareket ise toplumun yeniden ve tabandan inşasını öngörür. Özgürlükçü yerel yönetim, politikayı etik bir karaktere büründürmede, taban örgütlenmesini hayata geçirmede ciddi, tarihsel ve esaslı bir projeyi temsil eder. Sahici yurttaşlığın icrasını mümkün kılan kamusal alanı, geri kazanma kavgasındadır. Özü itibari ile demokratik bir nitelik taşırken yapı itibari ile de hiyerarşi içermez.

 

Özgürlükçü belediyecilik politika sözcüğünü, meclislerde gerçek bir demokrasinin yaratılması ve sürdürülmesi ile söz, yetki ve kararın doğrudan halka ait olması olarak tanımlar. Yerel politika, devlet yönetiminden, devletten, halkın dışında ve üzerinde bir aygıt olarak varlığını sürdüren bürokrat, kolluk gücü, yasa koyucu vb’lerinden oluşan o mekanizmadan köklü bir biçimde ayrılır.

 

Çünkü devlet, bütünüyle yabancı bir formasyondur, toplumsal ve politik alanı taciz ve işgal eden dışsal bir yapıdır. Özgürlükçü yerel yönetim ise ademi merkeziyeti savunur. Ussal ve ekolojik bir topluma ulaşma yolunda verilen mücadele örgütlenmeye dayalıdır ve en küçük çekirdeği sokaktır. Politika, özgür yurttaşların topluluk meclislerinde ya da sokak/mahalle meclislerinde yaptığı şeydir bizim için.

 

Bizim hedeflediğimiz yerel yönetim, özgürlüğün, karar alma organları haline gelen halk meclislerinde verili kurumsal form olduğu bir mekanizmadır ve devrimci bir çaba ile toplumsal ekolojinin politikasını oluşturur. Yaşamsal, demokratik kamusal alan yaratma arayışı içerisindedir.

 

Giderek merkezileşen ve tek adamda nesnelleşen bu iktidara karşı yeni bir politika üretmek bizler için tarihsel bir görevdir. Ve bunun için birlikte durmak, birlikteliklerimizi çoğaltmak ve birlikte üretmek de bir zorunluluk.

 

Ne istediğimizi biliyoruz. Geçmişten bugüne ve bugünden geleceğe birlikte neler yapabileceğimizi konuşacağımız güzel bir gün diliyorum.

 

Yerelliği, doğrudan demokrasiyi ve ekolojiyi kendisini mihenk edinen Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adına söz, yetki, karar halka diyerek hepinizi selamlıyorum.