Diren Cevahir Şen; Yaşasın Feminst Mücadelemiz

 

Seçimin sonuçları üzerine pek çok değerlendirme yapılabilir fakat kadınların hayatında bir şey değiştirmeyeceği çok açık. Hatta erkek egemenliğinin OHAL ilanı ile atladığı seviyeyi daha da yukarılara taşıyacağını söyleyebiliriz. Taşımaya başladı bile.

Seçimlerin üzerinden daha bir hafta bile geçmemişken A Spor vakası ve Zonguldak Müftüsü açıklamaları ile karşılaştık. Ne diyordu A Spor muhabiri Rahmi Turan G.Kore’nin Almanya’yı elemesi üzerine? “Her genç kızın başına gelebilecekler Alman Milli Takımı’nın da başına geldi. Ve böylece hayal kırıklığı içinde ülkelerine geri dönecekler.” Bu cinsiyetçi söylem toplumun her noktasına işlemiş vaziyette. Bir tv kanalında dünya kupası maçı yorumu yapan muhabir, dünya kupası tarihinde çok önemli başarılara imza atan bir takımın sürpriz yenilgisini tariflerken bunu kadınlar üzerinden aşağılayıcı ve cinsiyetçi bir yerden yapıyor. Zaten cinsiyetçi olan futbol dili ve oyunu, erkek muhabirlerin de diliyle birleşiyor ve cinsiyetçiliğini katmerliyor.

Biz kadınlar tribünlerden yapılan ve bedenimizi, kimliğimizi aşağılayan tezahüratları yıllardır duyarız ve biliriz. Sokakta mahalle maçı yapan oğlan çocuklarından halı sahada turnuva düzenleyen yetişkin adamlara, kahvehanede maç izleyenlere kadar herkes analı ve avratlı küfürlerle yetinmeyip kadın üzerinden daha da detaylı tariflerle neler neler saymadılar ki. Bunları hep duyduk, hep gördük. Burada mesele erkek egemen düzen ve devlet tarafından beslenen, desteklenen ve teşvik edilen cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı meselesidir. Kadın düşmanlığı hayatın her alanında karşımıza çıkmakta ve çıkmaya da devam edecektir görünen o ki.

Mesela yine A Spor vakasının hemen arkasından Zonguldak müftüsü sahnelere çıkıyor yani bu kez bir ‘kamu görevlisi’ demeç veriyor; ‘’Bayanlara özel belli yerler olur. Bayan da olsa bir bayan giyimine dikkat edecek. Vücudunu başka bayanlar görmeyecek şekilde denize girmesi lazım. O tesettüre bürünmesi lazım” diyor. Kadın demiyor bayanı tercih ediyor, o da ayrı bir mesele tabi fakat hem kadınların giyimine kuşamına müdahale ediyor, giyimi kuşamı sınırlandırıyor, hem de alttan alta homofobik bir söylemde de bulunuyor. Bu müdahaleyi yaparken kendisinin de denize rahatça giremediğine örnek veriyor. Ama herkesin hayat tarzı kendinedir, ben girmiyorsam kendi tercihimdir diye düşünme gereği hissetmiyor. İlla kadınlara müdahale etmek istiyor. Bu açıklaması ile müftü esasında bir de kadınları hedef göstermiş oluyor. Şimdi yarın bir gün Zonguldak plajlarında ya da memleketin başka bir yerinde, bu açıklamadan alınan cesaretle kadınlara yönelik saldırıların olmayacağını söyleyebilir miyiz?

Devlete düşen şey de aslında kadına yönelik şiddeti önleyici ve kadınları koruyucu mekanizmaları çalıştırmak iken bırakalım kadınları korumayı ya da mevcut yasa ve uluslararası sözleşmeleri uygulamayı, kadın hakları mücadelesiyle elde edilen tüm kazanımlar birer birer bizi yönetenler tarafından budanıyor. Hemen her gün kazanımlarımızdan geri gidilirken, kadın düşmanı dil de kendini çoğaltıyor çünkü bizzat iktidarın kendisi kadınla erkeği eşit görmeyen yerden siyaset üretiyor. İktidarın makbul kadın tarifine uymayan her kadın hizaya çekilmek isteniyor, başta feministler olmak üzere kadın örgütleri cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar ağzı ile hedef gösteriliyor. Başbakan yardımcısı sıfatındaki kişi meclis kürsüsünden bir kadın milletvekiline ‘bir kadın olarak sus’ diye bağırabiliyor.

Mahkemeler erkekler söz konusu olduğunda cömertçe dağıttıkları haksız tahrik ve iyi hal indirimlerini, (biz buna kravat ya da erkeklik indirimi diyoruz) kadınlar bir erkeği onun sistematik şiddetinden kurtulmak için öldürmek zorunda kaldığında hiç gündeme getirmiyorlar. Sanık sandalyesinde oturan ve yasanın da lafzıyla meşru müdafaa sınırları içerisinde öldürme fiilini gerçekleştiren kadınlar bırakalım tutuksuz yargılanmayı, inanılmaz cezalarla karşılaşıyorlar. İşte bunun adı bir hizaya çekmedir.

Tüm bunların kadınlara ayrıca bir parmak sallama olduğunu belirtelim. Kadınları hizaya çekme, onlara ayar verme, onları denetleme anlamına geliyor bu fiiller. Denetleme, hizaya çekme de çok daha değişik biçimlerde de olabiliyor. Örneğin bir parlamenter yukarıda bahsettiğimiz gibi bir tarzı (bir kadın olarak sus demeyi) tercih ederken, ülkenin herhangi bir yerindeki başka adam karısının ya da sevgilisinin elinden kredi kartını alabiliyor, ona para vermeyebiliyor ya da üzerine kapıyı kilitleyerek dışarı çıkabiliyor. Bunlar erkek şiddetinin sadece farklı biçimleri. Biz bunları konuşurken Konya’da kocasının bitmek tükenmek bilmeyen şiddetinden kurtulmaya çalışan bir kadın, üzerine kapılar kilitlendiği için, iletişim yolları kapatıldığı için balkondan kaçmaya çalışarak düşüyor ve bu kadın şimdi kaburgaları kırılmış vaziyette yoğun bakımda. Bu kadının bu durumda olmasının sorumlusu kim? O adam yargı önüne çıktığında (çıkarsa) nasıl bir yargılama süreci gerçekleşecek bunu tahmin edebiliyor muyuz?

Erkek egemenliğini elbette ki kadınları sevmez ve kadınlardan nefret eder. Çünkü kadınlar eşitlik ve özgürlük mücadelesini sınırlama yapmadan herkes için verirler, eşitliği ve özgürlüğü herkes için isterler. İktidarı sorgular ve sarsarlar. Kadınlar toplumların eşitlikçi ve adaletten yana kesimidir. Herhangi bir hak mücadelesi sırasında en önde kadınları görmemiz de bundan. Kadın hakları mücadelesi bir yana, bir yayla direnişinde, bir zeytinlik mücadelesinde, HES karşıtı bir isyanda ve sınıf mücadelesinde de artık hep ve en önde kadınlar var. (Flormar Direnişi) Hizaya gelme, kabullenme, diz çökme kadınların hayatında yok. Kadınlar örgütleniyorlar, mücadele ediyorlar ve bedenlerine, hayatlarına yönelen erkek şiddetine karşı ses çıkarıyorlar. En kötü ihtimalle canlarına tak eden kadınlar üzerlerindeki egemenden hesabı er ya da geç kendileri soruyorlar.

Egemenlik, egemen olma son derece kibirli ve farklılığı kabul etmeyen, tek düzeci bir olgu. Erkekler ellerindeki egemenliği yitirmek, kadınlarla eşitlenmek istemiyorlar. Kadınların, erkeklerin koyduğu, uydurduğu kurallarla yaşamaları kadınların denetlenmesi, kontrol altında tutulması demek çünkü. Erkeklerin egemenlik alanlarına yönelen en ufak itirazda hemen kadın dayanışmasını, kadın hakları mücadelesini bu noktaya taşıyan, sürdüren ve kadınların özgürlüğünün tek çıkış yolu olan feminizmi ve onun sahiplenicileri feministleri suçlamaları boşuna değil. Feminizm tüm bu müdahalelere, kadınlarla alay eden, onları yok sayan, onlara şiddet uygulayan, onları yemeğin tuzunu az koydu çok koydu diye öldüren, erkek egemenliğine karşı tek çıkış yolu. O sebeple bundan öncesinde olduğu gibi bundan sonrasında da YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI, YAŞASIN FEMİNİST MÜCADELEMİZ