Cansu Dikmen / Klinik Psikolog; Toplumsal İyilik Hali ve Entegrasyon Üzerine

2011 yılında Suriye’de yaşanmaya başlayan iç karışıklıklardan günümüzde gelinen noktaya kadar, resmi sayılara göre 3,5 milyonun üzerinde Suriyeli göçmen geçici koruma statüsünde kayıtlı olarak Türkiye’de yaşamını sürdürmeye devam ediyor. Kayıtlı olan toplam Suriyeli göçmen sayısının yaklaşık 1,6 milyonunu ise çocukların oluşturduğu biliniyor.

Göç kelimesi Türk Dil Kurumu’na göre ‘’ekonomik, toplumsal, siyasi sebeplerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitme işi, taşınma, hicret, muhaceret’’ olarak tanımlanıyor. Tanıdık ve bildikleri topraklardan köklerini geride bırakarak ekonomik, toplumsal ve siyasi sebeplerle ayrılmak durumunda kalan göçmenler ise, geçici veya kalıcı olarak geldikleri yeni düzende yine ekonomik, toplumsal, siyasi ve hatta psikolojik pek çok sorunla yüzleşmek zorunda kalabiliyor.

Göçün gerçekleştiriliş biçimi, daha iyi yaşam şartlarına ve refah düzeyine erişmek için bir hedef doğrultusunda planlı ve istemli olarak meydana gelebildiği gibi, son yıllar içerisinde uzunca bir süredir yakın tanıklığını yaptığımız gibi, yaşam tehditi altında, plansız ve bireyin seçme hakkı olmadığı, bilinen ve tanıdık olandan zorunlu bir kopuş olarak da ortaya çıkabiliyor.

Göç etme hali başlı başına ait hissedilen düzenden, tanıdık sosyal çevre ve sevdiklerinden, sahip olduklarından ayrılışı beraberinde getirken; zorunlu göç ve yerinden edilme hali ise ani, ön görülemeyen ve beklenmeyen, hayatı ve yaşam koşullarını ciddi düzeyde tehdit eden doğasıyla pek çok travmatik kayba, belirsizliğe ve bireyin güven algısının onanması güç bir şekilde zedelenmesine yol açabiliyor. Bireyin ve/ya sevdiklerinin ruhsal ve bedensel bütünlüğünün tehdit altında olduğu zorlu koşullar sonrasında verilen psikolojik tepkiler çerçevesinde ise; travma sonrası stres bozukluğu, somatik bozukluklar, kaygı bozuklukları, travmatik yas, depresyon, madde kötüye kullanımı gibi bireyin iyilik haline erişmesini güçleştiren rahatsızlıklar, zorunlu göç sonrası hali hazırda ortaya çıkan barınma, beslenme, güven ve aidiyet ihtiyacı gibi temel ihtiyaçlara erişim zorluklarıyla birlikte daha yoğun bir şekilde seyredebiliyor.

Şüphesiz ki, Suriye’de yaşanmakta olan insanlık dramı, yaşamak için ölüm tehditi altında olmadıkları bir yere sığınma zorunluluğuyla bulundukları yeri terkederek, büyük bir kısmı Türkiye’de kalan Suriyeli göçmenleri de zorunlu göçün beraberinde getirdiği problemlerle yüz yüze bırakıyor. Çoğu yakınları ve sevdikleri gözlerinin önünde, evlerinde, sokakta, uyurken, işe, komşuya, okula giderken öldürülen, evleri bombalanan, yıkılan, kimisi geride bıraktığı sevdiklerinin nerede olduğu, hayatta kalıp kalmadığı hakkında haber alamayan, esir alınan, rehin tutulan, tecavüz, kötü muamele ve işkenceye maruz kalan milyonlarca insan bugün gelecekte ne olacağının belirsizliği içinde hayatlarına devam etme çabası içindeler. Yaşanan vahşetin birebir herhangi bir aşamasına tanıklık etmeden önce güvenli bir yere geçebilmiş olanların sayısı ise oldukça az.

Psikolojik iyilik halinin olumsuz olarak etkilenmesinin aşikar olduğu bütün bu zorlu ve hayati tehdit içeren yaşam olayları sonrasında yeniden güvende hissetme ve iyilik halinin kazanımı kuşkusuz ki yeni düzendeki politik, toplumsal ve ekonomik faktörlerle yakın ilişki içerisinde ilerliyor. Nitekim, öncesinde toplum içindeki rolleri ve iletişim biçimiyle var olan birey, geldiği yeni düzendeki toplumla yeniden sağlıklı ve sürdürülebilir bağlar kurmaya başladığında güven ve aidiyet hissini yeniden deneyimlemeye başlayabiliyor. Diğer bir yandan, yeni bir toplum içerisinde yeniden sağlıklı bağlar kurarak yeni roller edinmek ve sürdürmek pek çok karmaşık ve zorlu bir kültürleşme süreci içeriyor.

İki farklı kültürün bir arada yaşama deneyimleri ve iletişime geçme biçimlerini inceleyen Berry (1997); bireyin kendi kültürel mirası ve kimliği ile kurduğu bağ ve bu bağı sürdürme arzusu ile, içinde bulunduğu yeni toplum ile iletişime geçme düzeyinin farklı şekillerde bir araya gelerek oluşturduğu kombinasyonların, bireyin kültürleşme stratejilerinin hangi yönelimlerde ilerleyeceği konusunda belirleyici bir rol oynadığını ifade ediyor. Bireyin kendi kültürel miras ve kimliğini koruma imkanı düşük ancak içinde bulunduğu yeni toplum ile ilişki kurma düzeyi yüksek olduğunda asimilasyon bir kültürleşme yönelimi olarak ortaya çıkabiliyor. Aksi şekilde, bireyin kültürel mirasını koruma arzusu ve temennisi yüksek, öte yandan içinde bulunduğu yeni toplum ile iletişime geçme olanakları ve düzeyi düşük olduğunda ise izolasyon bir başka kültürleşme yönelimi olabiliyor. Bireyin hem kendi kültürel mirası ve etnik kimliğini sürdürmesi için gerekli koşulların sağlanmadığı, hem de içinde bulunduğu yeni toplum ile iletişim düzeyinin düşük olduğu durumlarda, her iki bileşende de aidiyet ihtiyacının karşılandığı bir topluluk içerisinde sürekliliğini sağlayamaması ile marjinalleşme gerçekleşebiliyor. Bunların yanı sıra, bireyin hem kendi kültürel mirası ve etnik kökeni ile bağlarını sürdürebilirken, hem de içinde bulunduğu yeni toplum ile iletişiminin sağlıklı ve yaşamsal ihtiyaçlarını karşılar düzeyde yüksek olabildiği koşullarda, köklerini terketmeden, aidiyet hissini yeniden kazanarak ve hatta kültürel zenginlikler katarak topluma entegrasyonu gerçekleşebiliyor.

Bahsi geçen bileşenler ve koşullar çerçevesinde, birey toplumdaki yerini farklı iletişim yöntemleri ve kültürleşme stratejileri izleyerek edinirken, içinde bulunduğu yeni toplum ile ilişki kurma düzeyini belirlemenin hangi oranda bireyin kendi seçiminde ve kontrolünde olduğu irdelenmesi gereken bir soru olarak ortaya çıkıyor. Bourhis ve ark. (2009), göçmenlerin kültürleşme sürecinin yerleşik toplumun kültürleşme sürecinden bağımsız olamayacağını; göçmenlerin miras kültür ve kimliklerini yaşamalarına karşı toplumun tutumu, ön yargıları ve kabulü ile göçmen kültüre toplum tarafından iletişime geçme kabulu sağlanması olarak iki ana faktörün göçmen ve yerleşik toplumların kültürleşme sürecinde karşılıklı rol aldığını öne sürüyor.

Bir başka deyişle; önceden yerleşik olan toplumun kendi kültür ve geleneklerini göçmenler, sığınmacılar, mülteciler ve son yıllarda en çok gündemde olan geçici koruma altındaki Suriyelilere karşı ne ölçüde bir kabul görme koşulu olarak öne süreceği, kabul edip etmeyeceği, ön yargıları ve söylemleri, iki tarafın da karşılıklı olarak kültürleşme yönelimini belirlemede etkili oluyor. Bununla birlikte, sosyo-kültürel ve ekonomik refah boyutlarında yerli toplumun kendini güvende ya da tehdit altında hissetme düzeyi ile olumsuzlukların ne kadarını göçmen topluma atfettiği ve ilişkilendirdiği ise göçmenlerle hangi yönelimde iletişim kurulmasının kabul göreceğini; dolayısıyla sağlıklı bir entegrasyon sürecine ne düzeyde olanak sağlanacağı konusunda belirleyici bir rol oynayabiliyor.

Göç politikalarının, seçim sloganlarında toplumun nabzına göre değişerek kendine yer bulduğu bir ortamdan ziyade;

-Göçmen ve yerleşik toplulukların dahil edildiği ve söz hakkı verildiği disiplinler arası çalışmalardan yararlanarak,

-Sosyo-kültürel ve ekonomik faktörler ile karşılıklı ihtiyaçları gözeten bir düzemlemde oluşturulan,

-Göçmen ve yerleşik toplumun yeterli ve doğru bilgilendirilmesi sağlanarak toplumdaki bilgi kirliliğinin, kültürel ve etnik ön yargıların, ayrımcılık ve nefret söylemlerinin önüne geçilmesini amaçlayan,

-Nitelik ve tutarlığıyla toplumun güven algısının sağlıklı bir noktaya erişmesine ön ayak olan göç politikalarına olan ihtiyacın hem bireyin, hem de göçmen ve yerli toplumların iyilik haline erişimi ve entegrasyon süreçleri açısından elzem bir önem taşıdığı açıkça görülüyor.