Bülent Küçük: Post-Hizmetkar Şirket Devlet: Anayasa Referandumunun sınıfsal ve mekânsal bir analizi

Türkiye’de köklü Anayasa değişimlerinin- darbe veya savaş sonrasına denk gelen- ekseri olarak kopuş dönemlerinde yapıldığı kabul edilir[i]. 16 Nisan referandumunun da böylesi bir kırılma anına denk geldiği, cumhuriyetin milliyetçi bürokratik rejiminden otoriter bir şirket devlete dönüşümünün anayasal çerçevesinin çizildiği düşünülebilir: Devletin idari, iktisadi ve hukuki aparatlarının bir şirket mantığıyla yeniden yapılandırıldığı ve siyasal erkin tek bir merkezde toplandığı bu yeni rejimin anayasal güvenceye bağlandığı yeni bir dönem. Olağanüstü şartlarda ve fevkalade eşitsiz koşullarda referanduma giden süreci ve seçimde ortaya çıkan tabloyu daha geniş yapısal bir bağlamda, bürokratik devletin şirketleşmesi süreci içine oturtarak tartışacağım.

Devletin şirketleşmesi meselesi, yeni siyasi elitlerin toplumu bir “işletmeci gözü” ile idare etmesi meselesidir. Bir yandan, bu süreç kamu kurumlarının faydalılık, karlılık ve performans kriterleri üzerinden yeniden yapılandırılarak özel şirketlere devredilmesi, kamusal mekânların hizmet, kalkınma, kentsel dönüşüm gibi gerekçelerle partiyle ahbap müteşebbislerce tanzim edilmesi ve güvencesiz çalışma koşullarının kamuya sirayet etmesi gibi pratikler üzerinden yürümektedir. Öte yandan, devletin ve partinin bürokratik yapısının şirketi kendine model alarak dönüşmesi, şirketin örgütlenme ve yönetme kriter ve tekniklerini kendine ölçüt alarak yeniden yapılanması ve toplumsal ve siyasal alanın bu şirket rasyonalitesi ile idare edilmesi arzusunu ifade etmektedir.

Böylesi bir şirket rasyonalitesinden yola çıkılarak yeniden yapılandırılan devletin idari yapısında kararların hukuka uygunluğu ikincil önemdedir. Önemli olan hızlı karar vermek ve ilerlemektir, hukuki prosedürlerin, parlamentodaki anlamsız tartışmaların ve kamuoyunda dillendirilen itirazların önemi yoktur, aksine bu mekanizmalar idareyi yavaşlattığından bir ayak bağı olarak görülür. Kararnamelerle yönetmenin gündelik ve sıradan bir idari pratik olması bundandır. Şirket devletin alt kademelerinde çalışanlarının söz ve katılım hakları yoktur, bütün yetki yönetim kuruluna (danışmalara) ve şirketin tepesinde duran CEO’ya (Başkana) aittir. Aynı şekilde müşteri konumuna itilen yurttaşın da siyasi katılımı değil, hizmetlerden memnuniyeti önemlidir. Yeni Anayasa paketini bu yapısal dönüşüme hukuki meşruiyet kazandıran bir düzenleme olarak görmek gerekir.

Ne var ki, son bir yılda Şirket devletin dayandığı hizmet siyasetinin yerini eski bürokratik rejimden miras aldığı inkâr ve gasp rejimine bıraktığını görüyoruz. AK Parti- Cemaat koalisyonu boyunca rejimin emperyal-misyoner vizyonunu ifade eden hizmetin, bu ittifakın sona ermesiyle, bir nevi büyüsünü kaybederek can çekişen bir gösterene dönüştüğünü görüyoruz: Bu kavramın bugün sıradan müteahhitlik ve taahhüt faaliyetleri ötesinde ideolojik-uhrevi bir çağrışımı eskisi gibi yok. Yap-işlet-devret mantığıyla hükümete sadık büyük şirketlerce –kar garantisi karşılığında- finanse edilen büyük projeler ve mahalli düzeyde belediye hizmetleri bu şirket devletin taşıyıcı pratikleri olmaya devam etse de, hizmet kavramının eskiden olduğu ayrıcalıklı bir uzlaşı vaadinin temel bir aracı olmaktan çıktığını, meta çağrışımını yitirerek adeta bir tür mekanik bir güdü gibi kendi kendisinin amacı haline geldiğini söylüyoruz. Hizmet siyasetinin özellikle 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrasında büyük oranda yerini yeni bir kurucu kurumsal anlatıya bıraktığını görüyoruz: Bu bir senelik süreçte eski bürokratik cumhuriyetin kurucu milli mücadele mitolojisinin – merkezine şirket devletin hem CEO’su hem de başkomutanı olan- başkanın konumlandırılması suretiyle muhayyel bir işgale karşı verilen bir ikinci milli mücadele anlatısı ile ikame edilmesi oldu[ii]

Neoliberal hizmet siyasetinin sınırına dayanmasıyla cemaatten boşalan yerin milliyetçilerle doldurulduğunu ve ekonomik daralma sonucunda şirket devletin ekonomik modelinin de revize edildiğini görüyoruz. İktisadi zihniyet bakımından dışa dönük emperyal-hegemonik hizmet siyasetinin daha içe dönük bir nevi neo- merkantalist otoriter-milliyetçi bir ekonomi politik ile ikame edildiğini ve şirket devletin bu dönemde egemen bir iktisadi aktör olarak piyasaya -sermaye birikiminin ve sermayenin el değiştirmesinin aracı olarak- çok daha etkili çıktığını görüyoruz[iii]. Bu sene içinde bir kararname ile oluşturulan ve birçok sayıda kamu bankasının ve şirketlerini bünyesine katan Varlık Fonu ve büyük ölçekli birçok şirkete kayyum yolu ile el konulması, devletin iktisadi aktör olmasının en güçlü göstergesi olarak görülebilir. (Bu fona alınan kamu şirketlerinin, dışardan kredi alabilmek maksadıyla teminat olarak gösterileceği anlaşılıyor.  Çaykur’un kredi teminatı karşılığında Katarlı bir şirkete 700 Milyon dolara verilmesi bunun bir ilk bir örneği.)

Şirket devletin siyasi olarak işleyiş tarzı olarak -Zeynep Gambetti’nin Hannah Arendt’e dayandırarak tarif ettiği gibi[iv]– daha totaliter bir yöne evrildiğini görüyoruz. Bu dönemde suçun cürümden ayrıldığı, yani belirli toplumsal kesimlerin suç işlemesine gerek kalmaksızın (kitlesel olarak işten atılarak veya hapse tıkılarak) cezalandırıldığı, mutlak egemene itirazı olan herkesin potansiyel düşman/suçlu ilan edildiğini görüyoruz. Millet iradesinin parti iradesiyle ikame edildiği, partili olmayanların milletin bir parçası olarak görülmediği, toplumun yarısının diğer yarısına karşı bir infaz memuruna dönüştürülmek istendiği, adalet ve adaletsizliğin, suçla suçsuz ayrımının anlamsızlaştığı ve hatta yer değiştirdiği, yani hakikatin ve adaletin yalanla ve stratejik oyunlarla ikame edildiği, kurumların tamamının tasfiye edildiği, ya da içinin boşaltılması suretiyle göstermelik bir aksesuara dönüştüğü keyfi, öngörülemez ve kararnameler gibi extra-hukuki idari tekniklerin ön plana çıktığı bir sürecin tam ve müstakil olarak inşa edilmesi sürecine tanıklık ediyoruz.

Anayasa referandumu arkasında yatan idari aklı bu bağlama oturtarak okumamız gerektiğini düşünüyorum. Buradan bakarak referandum sonucunda ortaya çıkan büyük resmi –fazlaca genelleştirme pahasına tartışarak devam edelim.

 

Referandumun kuş bakışı bir analizi

Yukarıdaki haritada da görüldüğü gibi, büyükşehirlerin –haritada gözükmese de özellikle İstanbul’da Kadıköy, Beşiktaş, Şişli ve Bakırköy gibi; İzmir’de Karşıyaka ve Ankara’da Çankaya gibi merkezi mahallelerinde ikamet eden ve iktisadi ve kültürel olarak en çok katma değer üreten ve muhtemelen en çok vergi ödeyen nüfusunun çoğunluğunun- “hayır” demiş olması, buna karşın taşrada ve İstanbul’un en büyük kenar mahallerinden olan Esenler, Sultanbeyli, Bağcılar[v] gibi kentlerin çeperlerinde yaşayan -ve devletin sosyal politikalarından faydalanmak durumunda bırakılan veya borçlandırılan- küçük ve orta ölçekli üreticilerin ve yoksulların çoğunluğunun anayasa değişikliğine “evet” demiş olmasının bu referandumun bize gösterdiği en önemli veri olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında, siyasal İslamcı geleneğin güçlü olduğu Üsküdar ve Fatih gibi mekânlarda da Hayır’ın öne çıkması İslami cemaat içindeki sınıfsal ve ideolojik farklılaşmanın bir göstereni olarak okunabilir. Bu sonuç, ekonomik ve kültürel alanlara hala hâkim olan beyaz yakalı üst orta sınıfların siyasetten dışlanmış olduğunu gösterirken taşranın, serbest meslek sahibi küçük ve orta ölçekli esnafın ve kent yoksullarının Ak Partiyi kendi siyasi temsilcisi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.

Yeri gelmişken belirtelim: Elbette, burada yaptığım makro düzeydeki yapısal analiz kaçınılmaz olarak Evet ve Hayır kutbunda var olan sınıfsal ve ideolojik çeşitliliği görünmez kılmaktadır. Zira ne Evetçilerin tamamı taşralı ve kent yoksulu, ne de Hayırcılar cephesinin tamamı kentli ve üst orta sınıftan müteşekkil (Özellikle son 20 yılda İslami-muhafazakâr cenahta kentleşme ile birlikte yürüyen ciddi bir orta sınıflaşma olduğunu, inşaat, enerji, tekstil, gıda ve başkaca hizmet sektörlerinde kayda değer bir sermaye birikiminin olduğunu, istihdamın % 70’inin KOBİ’ler olarak adlandırılan bu kesimde sağlandığını ve bu kesimlerin MÜSİAD etrafında örgütlenerek siyasi iktidara destek verdiği çokça yazıldı). Bunun dışında referanduma kısmen destek veren MHP tabanının da Ak Parti tabanına göre görece daha çeperde durduğunu da biliyoruz. Fakat sınıfsal hareketliliğe ve sermayenin el değiştirmesine dair son yıllarda yapılan bu araştırmalar aynı zamanda TÜSİAD etrafında örgütlenmiş olan büyük sermayenin ekonomideki payının Ak Parti zamanında küçülmediğini, aksine katlanarak büyüdüğünü de göstermektedir[vi]. Tarihsel olarak bakıldığında Türkiye’de (ve dünyada) devletin maddi ve kültürel sermaye birikiminin ve onun el değiştirmesinin temel aracı olduğunu kabul etsek de siyasi iktidarın ve bürokratik alanın aksine maddi ve kültürel sermayenin Türkiye’de kayda değer bir biçimde henüz el değiştirmediğini söyleyebiliriz.

Buna karşın Hayırcıların -belki de Evetçi cepheden çok daha fazla- çeşitlilik arz ettiğini,  hatta kendi içinde kutuplaştığını bile söyleyebiliriz. Malum CHP’nin geleneksel tabanı iki temel toplumsal kesim tarafından oluşuyor: Bir taraftan büyük şehirlerin merkezi mahallelerinde yaşayan eğitimli üst orta sınıfın ana bedeninin oluşturduğu CHP tabanı var, diğer yanda taşrada veya büyük kentlerin çeperlerine itilmiş alevi nüfusun ezici çoğunluğunun CHP taraftarı olduğunu biliyoruz (Bilindiği gibi Aleviler de sınıfsal ve ideolojik olarak homojen değiller). Hayırcılar içinde feminist kadın grupları ve diğer sol sosyalist kesimler olduğu gibi, İstanbul, Ankara, Mersin, Balıkesir gibi büyük şehirlerin kenar mahallelerinde ve Akşener-Oğan-Özdağ ekibine destek veren kayda değer bir MHP’li tabanın olduğunu görüyoruz. İPSOS araştırmasına baktığımızda MHP’nin taşradaki tabanının ekseriyette evet dediğini, fakat büyük kentlerde yaşayan ülkücülerin yüzde seksene varan seviyede Hayır dediğini görüyoruz. Hayır cephesinin bir de Kürt coğrafyası ayağı var ki, burası Türkiye’nin batısından oldukça farklı bir yapısal örgü ve siyasal temayül göstermektedir (Seçimlerin özellikle burada şaibeli olması da manidar). Fakat buradaki oy dağılımına dair incelikli ve hakkaniyetli bir analiz bu yazının kapsamını aştığından, bu analizin dışında bırakıyorum[vii].

Bu mekânsal, sınıfsal ve ideolojik çeşitliliğe rağmen, bu tablonun temel olarak Türkiye’deki iki ana toplumsal tabana dayanan iki rakip siyasi ideolojinin evet-hayır sürecinde belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu kısa değerlendirme yazısında, evet-hayır tablosunda ortaya çıkan sonucun kültürel değerlerin/ideolojik tercihlerin, sınıfsal yapıdan ve mekânsal dağılımdan bağımsız olmadığını, aksine tercihlerin sınıfsal konum ve mekânsal bağlam tarafından fazla belirlendiğini öne sürüyor, siyasal ile toplumsal arasında bir mesafe ve bir boşluk olduğunu kabul etsek de, bu noktanın altını kalın çizgilerle çiziyorum.

Zira ortaya çıkan bu tablo Türkiye’de çokça ve sekülerlik-dindarlık veya yaşam tarzı farklılığına indirgenen toplumsal yarılmaya farklı bir şekilde bakmamızı sağlayacak bir zemin sağlıyor: “Evetciler” sayısal olarak çoğunlukta olan ve fakat kültürel ve iktisadi sermaye bakımından cılız olan geniş toplumsal kesimlerin oyunu tahkim ederken (seçim sonuçlarının şaibe altında kaldığını hatırlatarak), Hayırcılar cephesinin toplumsal desteğinin ezici çoğunluğunu endüstrileşmiş kentlerin merkezi mahallelerinde yaşayan eğitimli kesimlerden aldığını görüyoruz. IPSOS’un yaptığı araştırma kent merkezlerinde yaşayan ve eğitim düzeyi yüksek olanların Hayır’a verdiği desteğin yüksekliğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymuş. İlkokul mezunlarının yüzde 70’i evet derken, üniversite mezunlarının yüzde 60’ı hayır demiş oldular. Bunun dışında il ve ilçelerin çoğunluğu Hayır derken (yüzde 51 hayır, yüzde 49 evet), belde ve köylerin ezici çoğunluğunun Evet dediğini görüyoruz (yüzde 62 evet- yüzde 38 hayır). Bu durum genç nesillerde daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. İlk kez oy verenlerin yüzde 60’ının hayır demesi geleceğin siyasal temayülü açısından çarpıcı bir veri sunuyor [viii]. Fakat unutmamak gerekir eğitim düzeyi sınıfsal konumdan bağımsız bir kategori değil.

Başka bir ifadeyle, kültürel ve iktisadi gücü tekelinde bulunduranların siyasetten dışlanması ve milliyetçi dindar alt sınıfların siyasi erki elinde bulundurması durumunu, ya da devletin fiziksel ve sembolik şiddet tekelini elinde bulunduran yeni bonapartist siyasi elitlerin alt sınıfların toplumsal desteğine yaslandığı gerçeğini bu tablo apaçık ortaya koyuyor. Makro seviyede bakıldığında, -bu rejim her ne kadar şirketleşen devlet eliyle bir birikim ekonomisine dayansa da- iktisadi ve kültürel güç ile siyasi gücün farklı toplumsal mecralarda yoğunlaştığını görüyoruz. Bu durum, toplumsal kutuplaşmanın yaşam tarzı bakımından çokça dillendirildiği gibi seküler –dindar olma karşıtlığı olduğu kadar sınıfsal ve mekânsal da olduğuna işaret ediyor: Zira sınıf kültüre, kültür sınıfa içkindir. O halde temsiliyet düzeyinde karşılıklı kimlik politikası üzerinden kutuplaştığı görüntüsü veren ve daha incelikli bakıldığında ise söz konusu toplumsal kutuplaşmayı fazla belirleyen veya onu dipten besleyen çetrefilli bir sınıf çatışkısı durumu söz konusu. Söylemsel alana bakarak devam edelim.

 

İki tarzı siyaset: İhya siyasetine karşı İfşa siyaseti

Evetçi cephenin kampanyasının ideolojik bir ayağını bir nevi anti-kolonyalist batı karşıtı bir yerden kurmasının rasyonalitesi nedir? 200 yıllık Türk modernleşmesine içkin olan ve toplumun zihnine kazınmış eksiklik ve hınçla doldurulmuş söz konusu müphem batı karşıtlığının üst perdeden sahnelenmesinin yukarda sözünü ettiğim sınıfsal/ideolojik/ mekânsal dağılım ile doğrudan bir ilişkisi yok mudur? Batı karşıtlığı ile bağdaşık bir şekilde ve sınıfsal olarak ayrıcalıklı ve yaşam tarzı bakımından seküler eğitimli kentli üst orta sınıfa karşı taşranın ve çepere itilmiş kent yoksullarının müphem hınç duygusunun mobilize edilmesinin söz konusu sınıfsal/ideolojik/mekânsal dağılım ile örtük bir bağı yok mudur? Batının müphemliği ve onun içteki yansımalarına tepkinin Cumhuriyet elitlerinin de farklı toplumsal kesimlere (batının içteki uzantısı olarak temsil edilen azınlıkların yerinden edilip mülksüzleştirilmesi maksadıyla) karşı seferber ettiği temel bir iktidar tekniği olduğunu hatırlatalım. Hayali batıya ve kozmopolit üst orta sınıfa duyulan hasetin seferber edilmesi yanında, Kürt coğrafyasında kurumsal ırkçılığın tetiklendiği ve özel ve kamusal alanların topyekûn gasp edildiği geç kolonyal yıkım ve ölüm siyasetinin de altını çizmek gerekir. Hakikatin yalanla ikame edilmesi kadar, hasetle yüklü menfur bir açık sözlülüğün kolonize edilmiş kamusal alana damgasını vurduğuna da tanık olduk. Bu noktada cumhuriyetin bürokratik rejimi ile post-hizmet şirket devlet arasında bir kopuştan çok bir devamlılık görmek de mümkün (Kentli üst sınıfa karşı -yerlilik ve millilik üzerinden- sınıfsal ve garbiyatçı hasetin; kurumsal ırkçılıkla da milliyetçi hasetin mobilize edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır).

Evetçi kampanyasının ideolojik ayağını, bir yandan, garbiyatçı batı düşmanı jest üzerine bina edilen milletin ve devletin bekası oluştururken-, diğer ayağını icraat ve somut ihtiyaçların ihya[ix] edilmesi ve orta sınıflaşma vaadi üzerine kurulması şirket devletin (sosyal) sınıf ve kimlik politikasının melezleşmesinin bir ifadesi olarak görülebilir. Buna karşın, Hayırcıların referandum dilini -milliyetçi seküler bir yerden kurmasının yanında- temel olarak tek adam rejiminin ifşası, hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı gibi siyasi veya formel soyut hukuki kavramlara yapılan vurgu üzerinden şekillendirmesi ve fakat simgesel/mekânsal ve maddi kaynakların yeniden dağılımına dair ketum kalması yukardaki tablonun bir yansıması gibi durmaktadır. Bu yüzden, birbirine rakip iki söylem formasyonunu yukarda bahsini ettiğim sınıfsal ve mekânsal eşitsiz dağılımın kırılmış ideolojik bir yansıması olarak görmeyi öneriyorum. Eğitimli üst orta sınıfların ana eksenini oluşturduğu Hayırcılar cephesi için özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi soyut kavramların görece somut ve gündelik bir karşılığı olabilir (kızlı erkekli evler, kürtaj, açık alanda alkol içme gibi liberal özgürlükler), fakat dindar milliyetçi alt sınıfların ana eksenini oluşturduğu Evetçiler için bu siyasi ve hukuki kavramların ve vaatlerin gündelik hayatlarında pek bir karşılığı yok. Bunlardan ziyade, onların gündelik zaruri ihtiyaçlarının ne ölçekte tatmin edilip edilmediği meselesinin daha öncelikli olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

AK partinin şirket devlet mantığıyla inşa ettiği siyasi rejimin meşruiyetini başından beri hukukun üstünlüğü, siyasi süreçlere katılım ve soyut eşitlik fikri yerine, daha piyasacı ve popülist bir akılla, somut ihtiyaçları ve talepleri kısmen tatmin etmek, yani materyal ve simgesel kaynakları yeniden dağıtarak değersizleştirilmiş ve yoksun bırakılmış müşteri-vatandaşı memnun etmek üzerinden kurması tam da bu nedenledir. Bu yoksun bırakılmış müşteri-vatandaş AK parti öncesinde de yasaların başka grupların yasası olduğunu, bürokratik devletin, yargının ve medyanın daha önce de başkalarının tekelinde olduğunu, daha önceki dönemlerde de hükümet mensuplarının yolsuzluk yaptığını, sayısız çok can yaktığını bilmektedir. Dolaysıyla biz kutuplaşmadan bahsederken aslında iki farklı dünyadan, farklı maddi ve simgesel talep ve ihtiyaçlar üzerinden biçimlenen iki farklı öznellik biçiminden, iki farklı duygusal ekonomiden ve nihayetinde farklı mecralarda kurulan iki farklı meşruiyet anlayışından bahsediyoruz.

Bütün bu hakkaniyetten, eşitlikten ve adaletten uzak referandum sürecine rağmen referandumda başa baş bir sonucun ortaya çıkması, öznellikleri, talepleri, hafızaları bakımından birbirleriyle belki de hiç ortaklaşmayacak olan toplumsal kesimlerin hayır kampanyasını -hukukun üstünlüğü etrafında müşterek bir hikayeye büründürerek- sokakta ve ağırlıklı olarak dijital medyada senkronik bir şekilde icra edebilmesiyle ilgili olduğunu biliyoruz. Fakat bu ifşa siyasetinin tosladığı yapısal bir sınır var. Başını CHP’nin çektiği ana akım hayırcılar hareketinin yaptığı gibi, mesele taşralı cahil cühela görülen kesimlerin vicdanlarına seslenerek, yapılan hukuksuzlukları ifşa ederek farkındalık yaratmak, ve işlenen adaletsizlikleri bir bir sıralayıp onları aydınlatmak, onlara bireysel özgürlük ve formel eşitlik vaat etmek değil. Aksine, mesele farklı şekilde biçimlendirilmiş farklı bilme, görme ve deneyimleme biçimleri, farklı kodlar üzerinden seferber edilen duygulanım durumları ve bu paralel simgesel dünyalar içinde konumlanmış öznelerin maddi ve simgesel çıkarları olmasıdır. “Onları” anlamadan, “onların” hayatına değmeden, onların içine atıldıkları hayatın maddi simgesel koşullarını dönüştürmeden bu kutuplaşma nasıl aşılabilir? AK parti tabanının işlenen tonla hukuksuzluğa karşı referandumda Evet demesinin sebebi bu kesimlerin aydınlanmamış “taşralı cahil cühela” olmaları olsaydı eğer, o zaman yüksek eğitimli, kentli orta sınıftan müteşekkil CHP tabanının da, Cumhuriyet boyunca tadını çıkardığı prestijden ve sosyal imkanlardan gönüllü olarak feragat etmesi, başta Kürtlere, dindarlara ve diğer azınlıklara ve başkaca farklı kesimlere tepeden bakan bir önceki rejime mesafe alması gerekmez miydi? Demek ki sorun eğitimde değil, başka bir yerdeymiş.

 

Başka bir yer: İnşa siyaseti

Referandum sonucu bize Türkiye’deki toplumsal kutuplaşmanın dindarlık-sekülerlik aksının ötesinde nasıl mekânsal ve sınıfsal olarak farklılaştığını; kültürel değerler-ideolojik tercihler ile iktisadi-sosyal konumlar arasında, ya da sosyal-mekânsal konumlar ile zihinsel-bedensel temayüller arasında nasıl kurucu bir bağın olduğunu gösteriyor. Bu sonuç -çokça iddia edildiği gibi- Türkiye’de temel meselenin sadece bir yaşam tarzında farklılaşma meselesi, bir sekülerlik-dindarlık, bir batılılık-doğululuk meselesi olmadığını, meselenin çok daha katmanlı olduğunu gösteriyor.

Evetçiler devleti daha fazla maddi kaynak ve itibar devşirmenin yegâne aracı olarak gördüklerinden, siyasal iktidarın devleti topyekûn fethetmesine onay vermiş görüyorlar. Bu durum toplumun yarısının kendi gündelik çıkar ve beklentileriyle siyasal elitlerin çıkarları arasında bir uyumluluk gördüğünü göstermektedir. Zira, iktidar aparatları, yoksun bırakılmış kitlelere sadece kendilerini ifade etme imkanlarını sunmuyor, aynı zamanda onlara maddi ve simgesel koşullarını dönüştürme vaadinde bulunuyor. Buna karşın, ana akım Hayırcılar, kendi sınıfsal ve mekânsal olarak ayrıcalıklı pozisyonlarından taviz vermeden (sadece milliyetçi temayülde birbirleriyle yarışarak) kentin çeperine itilmiş olan dindar yoksulları ve taşralı nüfusu saflarına çağırıyorlar. Sesi ve nefesi bu kesimlere yet(iş)meyen bu çağrının sınıfsal, simgesel ve duygulanımsal sınırlara nasıl tosladığını hep yeniden gözlemliyoruz. Pierre Rosanvallon’nun ifadesiyle, mesele demokrasiyi sırf bireysel özgürlüklerin ve formel eşitliğin tahkim edileceği siyasi bir rejime indirgemek, fakat demokrasinin aynı zamanda toplumsal eşitliği (ve kültürel çeşitliliği) de düzenleyen bir sosyal rejim olduğunu unut(tur)mak.[x] Karizmaya karşı sırf bürokratik kurumları savunmak; hukuksuzluğu ve yolsuzluğu ifşa etmenin ötesine geçememek, daha eşitlikçi, çoğulcu ve özgürlükçü alternatif bir dünyanın eşkâlini çizememek ve insanları oraya çağıramamak. Nitekim, insanları yapısal eşitsizliklerin dönüşümü noktasında bir vaatte bulunmadan, sırf formel eşitlik vaadiyle özgürlüğe çağırmanın pratikte pek bir karşılığı olmuyor. Hayır cephesinin batı ayağının taşraya ve kentin çeperlerine atılmış olan toplumsal grupların hayatına dair bir dili ve siyasi stratejisi olmadıkça bu çok katmanlı ve fazla-belirlenimli kutuplaşmanın aşılması mümkün görünmüyor. Hayır cephesinin Kürt ayağının demokrasinin yerelleştirilerek demokratikleşmesi gibi bir inşa projesi –ferasetsiz yıkım siyaseti bunu sekteye uğratsa da- bir gelecek tahayyülü olarak hala orta yerde güçlü ve evrensel bir öneri olarak duruyor. Hayır cephesinin ana akım batı yakasının -hukukun üstünlüğü gibi soyut ve imkansız vaadi dışında- sosyal ve simgesel eşitlik gibi somut ve işin esasına dair net bir birlikte yaşam projesi ortaya çıkaramamış olması, içinde bulunduğumuz siyasi ve ideolojik sefilliğin başat sebebiymiş gibi görünüyor.

 

[i] Anayasa Profesörü  İbrahim Kaboğlu’nun Boğaziçi Üniversitesinde 13 Nisan 2017 tarihinde yapılan “Dersimiz Üniversite” adlı konuşma serisinde yaptığı sunumun videosuna şu linkten ulaşılabilir: https://www.pscp.tv/yunusunbabasi/1jMKgYBnqqjJL

[ii] Bu dönüşümün daha detaylı bir analizi için bkz. Bülent Küçük & Buket Türkmen 2017. Müzakeresiz Kamusallık. Toplum ve Bilim, sayı 140.

[iii] Daha detaylı bir analiz için bkz. Yahya Madra 2017. “Neo-Merkantilist Şirket Devlet”, Express Mart sayısı.

[iv] Gambetti’nin konuşmasına şu linkten ulaşılabilir: http://medyascope.tv/2017/03/16/toplum-siyaset-8-gunumuz-siyasetine-isik-tutan-dusunur-hannah-arendt-konuk-zeynep-gambetti/

[v] Kentlere ve ilçelere göre farklılaşan oy dağılımı için bkz. https://reubensilverman.wordpress.com/2017/04/19/reading-the-black-sea-tea-leaves-post-referendum-analysis/amp/

[vi] İslami camiadaki sermaye birikime dair daha detaylı bir analiz için bkz “İslami Sermaye, AKP ve TÜSİAD

http://www.toplumsol.org/islami-sermaye-akp-ve-tusiad-ozcan-caglar/

[vii] Kürt oylarının dağılımına dair daha detaylı bir analiz için bkz. Tuncay Şur 2017. “Kürdün Oyu”, http://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/04/19/kurdun-oyu/

[viii] http://www.cnnturk.com/turkiye/ipsostan-cnn-turke-referandum-sonrasi-anketi?page=14

[ix] Başka bir yazıda İhya, İfşa ve İnşa siyaseti olarak adlandırdığım, Türkiye’de üç farklı siyaset yapma biçimin daha detaylı bir analizi için bkz. http://www.jadaliyya.com/pages/index/17607/iki-rasyonalite-arasinda-alternatif-siyasetin-imka

[x] Pierre Rosanvallon 2013. Society of Equals. Harward University Press.

 

PAYLAŞ