Bülent Atamer; Sol Siyasetin Alanı Olarak Yurttaş Mücadelesi

DÜNYANIN VE HALKLARIN HALİ

Etrafımızı kuşatan savaş, olağanüstü hal, otokratik devlet yapılanması, hukuksuzluk büyük çoğunluğumuzu karamsar yapıyor. Haksız da değiliz, insan olduğumuza ve sosyal ilişkiler içinde yaşadığımıza göre hergün birkaç arkadaşımızın içeri alındığını, ifade ve gösteri hakklarını kullananların polisin şiddeti ile kırılıp döküldüğünü, gözaltı ve tutukluluk sürelerinin hukuk dışı gerekçelerle uzatılıp infaza dönüştüğünü, içerdekilerin yaşam ortamlarının çekilmezliğini, çilesini gördükçe ve duydukça sinirlerimiz geriliyor, çaresizlik duygumuz güçleniyor. Örnekler o denli zengin ki, daha uzatmaya gerek yok.
Hadi bizim memlekette geçici ve sonuna yaklaştığımız bir zorbalık düzeni var diyelim, tüm insanlık açısından da pek ferahlatıcı bir manzara sergilenmiyor günümüzde. Yaşanan olumsuzlukların yalnızca bize ait bir durum olmadığını, bunları ve benzerlerini yeryüzünün çoğu yerinde geniş yığınlarla paylaştığımızı bilmek, belki de iyi gelebilir.
Çoğu insan da bizim gibi dünyanın gidişatından, yaşadığı hayattan memnun değil ve hatta büyük ölçüde, gelecekte daha iyi yaşayabileceğinden de umutsuz. Trump’ların, Macron’ların, Rajoy’ların, Modi’leri, Putin’lerin, Sisi’lerin, Jong Un’ların eline düşmüş halkların umutlu olması için pek neden de görünmüyor. Geçenlerde yayımlanan Oxfam’ın “eşitsizlik raporu 2018” bugünün büyük meselelerini açıklıkla ortaya seriyor. Tablonun gösterdiği yalnızca birkaç gösterge şöyle:
Dünya yüzündeki en zengin sekiz kişinin varlıklarının toplamı dünya nüfusunun yarısının, yani 3,6 milyar kişinin varlıklarının toplamı kadar.
Tüm dünyada alt gelir gruplarında yeralan 3,6 milyar kişinin 2017 yılında gelirleri artmadı. Yani, kalkınan dünyada üretilen ve geçen sene de büyümeye devam eden pastanın büyüyen kısmı üst gelir gruplarınca bölüşüldü.
Dünya nüfusunun yüzde onu, yani 720 milyon insan yalnızca günde 2 dolar, yani 7 TL ile yaşamaya çalışıyor.
Ayrıca biliyoruz ki, iklim değişikliğinin 2050’ye gelene kadar sular altında bırakacağı yerleşimlerdeki mevcut insanların göçmeyi düşünebilecekleri daha güvenli yerlerin kapıları şimdiden kapatılıyor. Dünya nüfusunun %30’unun sağlıklı ve güvenli suya erişim imkanı yok, yani dünya nüfusunun üçte biri halk sağlığı tehditi altında yaşıyor.
Sözkonusu verilerin ortaya koyduğu tablonun Davos’ta görüşülüyor olması da, ayrıca, çok ironik. Varlıklı iş insanlarının, devlet büyüklerinin, para yöneten kurumların temsilcilerinin buluştuğu, kapitalizmin sıkıntılarının konuşulduğu ortamın eşitsizlik meselesini ele alması, bu durumdan kazananların da endişelerinin olduğunu gösteriyor. Raporda dikkat çekilen komik bir de tespit var: Yüksek gelirliler ile yüksek varlıklılar politik kararlarda altta kalanlardan çok daha etkin oluyormuş ve vergi hadleri, mülklerin el değiştirmesi vb. konularda hükümetleri yönlendiriyormuş. Dünyamızdaki adaletsizliklerin artık uzaydan ve yüksek kulelerin tepelerinden bile görünüyor olması, yukarıdakileri de huzursuzluğa sevketmesi, durumun sürüdürülemezliğine işaret ediyor.
Diğer yandan, geçen yüzyılın savaşları sonrasında oluşturulan Birleşmiş Milletler, UNIDO, UNICEF, ILO, WHO, FAO, Avrupa Konseyi ve Güney Amerika ülkeleri arasındaki sosyal ve ekonomik dayanışma girişimlerinin artık pek de istenen uzlaşma, dayanışma ve koruyuculuğu sağlayamadığı kanaatinin ve sağlayabileceğine ilişkin beklentinin ortadan kalktığı bir dönem olarak anabiliriz, bugünleri.

YENİ OLAN NEDİR
Bir asır öncesinde halklar yine sıkıntılı günler yaşıyordu; imparatorluklar çözülme sürecini yaşarken, büyük göçler, soykırımlar, azınlıklara yönelik dışlamalar ardarda gelen iki dünya savaşının işaretlerini veriyordu. Sanatçılar çatışmacılığın eleştirisini yapıyor, savaş karşıtlığının estetiği üretiliyordu. Sinema ve fotograf dönemin yeni sanat alanları olarak eleştirel akımlara ekleniyor, bu nedenle de rejimlerin baskısına maruz kalıyordu. Yüzyıla girerken, sosyalizm fikri tüm dünyada umudun kaynağını, yeni ekonominin, başka tür toplumsal örgütlenmenin, başka tür özgürleşmenin olabileceği inancıyla insanlığa umut veriyordu. Proleterya önderliğinde bir büyük toplumsal dönüşüm yakındı, bu umudu besleyen fikri, örgütsel ve programatik bilgi ve deneyim yeterliydi.
Bugüne dair çizilen tablo, veriler, duyulan isyan çığlıkları bir umut kaynağına işaret etmiyor. Ne yoksulluğun mağdurları, ne zenginleri mevcudun iyileşeceğine dair pek de umut beslemiyor. Bilineni iyileştirerek tekrar denemek, biraz daha insafla ve rötuşla sürdürmek dışında bir ışık uzatan güçlü düşünce akımı, mücadele deneyimi, örgütlenme önerisi görünmüyor ufukta. Sosyalizmin Sovyet, Çin ve diğer deneyimlerinin başarılı olamaması, yüzyıl daha bitmeden duvarın yıkılması ve teslim bayrağının çekilmesi, müthiş bir umut boşluğu yaratmış oluyordu.

İMKANLAR
Bu durumdan kazananların da mağdurların da bulunması, çözüm arayışlarının ortaklaşmasını sağlayacak değil. Davos ve benzer ortamlardaki arayışların alternatifi olarak bir süre devam eden Sosyal Forumlar artık çok cılızlaştı.
O zaman, bugünün anlamlı olabilecek uzun soluklu işinin, geleceğin düşünsel hazırlıklarının yapılması ve bu yolda yeni ve yaratıcı pratiklerin deneyimlenmesi olduğu söylenebilir.
Elbette üzerinde çalışılması gerekli konu çok ama birkaç örnek üzerinde durulabilir, mesela politik ve sosyal programlarımızı gerçekleştirmek için geliştirdiğimiz örgütlerimizdeki çalışma şeklinin üzerinde durulabilir. Şimdiye kadar deneyimlediğimiz örgütsel modeller ve onların içindeki hiyerarşik ve merkezi yapılanmalar, yaşamakta olduğumuz eşitsizlikleri, mutsuz ve umutsuz insanlar üretmeyi değiştirmediğine göre, başka tür ilişkilenme şekillerinin geliştirilmesi konusu ele alınabilir. Bu yolla örgüt ve örgütlenme kavramı, ona tanıdığımız yapısal özellikler ve yüklediğimiz anlam sorgulanarak yeni açılım imkanları yaratılabilir.


Kendi terminolojimiz içinde sivil toplum örgütü, demokratik kitle örgütü, meslek örgütü veya hukuksal tanımı içinde dernek, vakıf, oda, sendika, parti, vb; bu yapılarla yürütülen hak mücadeleleri istediğimiz sonuçları yaratmakta pek başarılı olamadı. Bizim onlara yüklediğimiz işlevsellik zaten en baştan örgüt kavramını sevimsiz hale getiriyor. Kendisinden menkul bir bilgelik ve otorite yüklediğimiz “örgüt”, zihnimizde ve pratikte onu oluşturan bireylerden daha güçlü hale geliyor. Bizim oluşturacağımız kararları uygulaması bir yana, bize vaaz ettiği her şeye uymamızı bekleyen kendinden menkul bir güç olarak çıkıyor karşımıza. Önce onu kuruyor, sonra zihnimizde onu yüceltiyor, daha sonra onun hükmünden nasıl kurtulacağımızı arıyoruz. Tanrı ile insan arasındaki ilişikiye benziyor bizim örgüt-üye/birey/toplum ilişkisinde yarattığımız otorite ve hak-yetki ilişkisi de. Bu konuyu örgüt içi demokrasi, örgütün toplum karşısında güçlü olması falan gibi kalıp kavramlar yerine samimi olarak, daha kökten bir sorgulamayla ele almak gerekiyor.
Örgütün, önce oluşturulup sonra içine etkinlik konan bir yapı değil, zaten yürütülen bir etkinliğin, ancak içinde yürütülebileceği bir yapı olarak düşünülmesi gerekir. Ancak böyle olduğunda örgüt işlevsiz, üyesiz, gelirsiz, duyarsız kalmaz. Gezi süreci, onu kurgulayan bir örgütün varlığı üzerinden değil, varolan duyarlılığın kendisini örgütlemesi, yani benzer duyarlılıkların ve eylemliliklerin birbiriyle doğal olarak ilişkilenmesi ile oluştu. Gezi ruhu olarak anılan şeyin bu olduğunu tesbit etmek uygun bir başlangıç olabilir.
Samimiyetle ortaya koyalım: üyesi olduğumuz örgütlerden bir süre sonra sıkılmaya başlamıyor muyuz? Uyulması gereken kurallar dizini, protokoller, zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken takvime dayalı anmalar, yabancılaşılan “yönetim”ler; tüm bunlar, örgüt kavramını, bu konuların en derin şekilde yaşandığı, özellikle de parti kavramını yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. İster devlet ile vatandaşları, ister dernek ile üyeleri, isterse parti ile partilileri; örgüt ile onun yapıcılarının giderek birbirine yabancılaştığı, örgütün temsil gücünün, üyenin ise aidiyet algısının zayıfladığı gerçeğinin bozulması için yeni yaklaşımlara ihtiyacımız var.


Sosyal yaratıklar olarak, toplumsal faydaya yönelik işleri tek başımıza değil, başkalarıyla birlikte yapıyoruz. Paylaşmanın ve dayanışmanın sağladığı güvenli ve güçlü durum buna yöneltiyor. Örgüt, hem birey olarak var olmaya imkan sağlayan, hem başkalarıyla birlikte iş yapmaya fırsat veren, hem de içinde yer alanların duyarlılıklarından hareketle geliştireceği uğraşlara zemin sağlayan bir yapılanma olmalıdır.
Sözkonusu örgüt bir devlet olduğunda ona vatandaş veya yurttaş bağı ile bağlı bireylerden bahsedilir. Vatandaştaki vurguyu vatana bağlılık, “yurttaş”ı ise özgür ve hakları olan birey olarak anlarsak, yurttaş kavramı daha sıcak gelecektir. Kendisini yurttaş olarak konumlandıran birey, hangi haklara talip olduğuna bağlı bir mücadele içindedir. Bunun hukuki mevzuatta, yasalarda karşılığının olması bir şey; ancak biliyoruz ki bir kazanımın hak olarak tanımlanması, fiilen yaşanmasından sonra gelir. Devletler yurttaşlarına hak tanımak konusunda hiçbir zaman cömert olmamıştır. Yurttaş kavramı devlet karşısında özgürlüklere, dolayısıyla özerkliği olan bir konuma vurgu taşır. Yurttaş hangi ülkede yaşadığına bakmaz, hangi topraklarda doğup büyüdüğüne de bakmaz, sahip olduğu haklara ve bunları kullanarak kuracağı yaşamı belirleyebilme gücüne bakar. O nedenle milli de değildir yerli de değildir.
Yurttaş kendisini tek kimlik tanımına hapsetmez, ilgilerinin, duyarlılıklarının çeşitliliği ölçüsünde farklı kesimlerle iletişir ve etkileşir. Bu ilişkilerin yarattığı örgütlenme ölçüsünde de gruplara aittir. Gerek grup kimliği gerekse bireysel kimliği ile talep edendir, talepleri yönünde mücadele edendir. Politik kimlikle, bireysel niteliklerle, ilgilere karşılık gelen birçok örgütle üyelik ilişkisi, partililik ilişkisi içindedir.
Yurttaş kendisine tanınan hak alanlarını genişletmek, bunu yaparken birlikte hareket edebileceği kesimlerle biraraya gelmek, örgütlenmek, mücadele etmek haklarına sahiptir. Yurttaşın tek bir meselesi de yoktur: ne istediği, neye ihtiyacı olduğu kendi duyarlılığı ile sürekli evrilir ve anlamca zenginleşir.
Yurttaş kendisine tanınmış haklarla sınırlı olmadan, yeni haklara talip olur. Nitekim sosyal, ekonomik ve kültürel hakların kurumlaşması böylesi bir yurttaş mücadelesinin kazanımı olarak düşünülebilir. Yurttaş kendisine tanınmış alanın içine hapsolmaya razı olmayan, söz ve karar haklarını her zaman genişletmeye, yaşamını etkileyecek karar süreçlerine aktif şekilde katılmaya talip olur, yurttaşlık bu duyarlılığı yüksek tavrın kendisidir.
Özetlemek gerekirse, yurttaş tavrını özendiren, ona yüklediğimiz kimliğin yaratılmasını ve sürdürülmesi sağlayan örgütlenmelerin düşünsel ve pratik örneklerinin yaratılması güncel politik iştir.

(1) http://wir2018.wid.world/files/download/wir2018-full-report-english.pdf