Barış Özkul; Popülizm ve Sol

Günümüzde epey yaygın bir olgu olarak dünya gündemine yerleşen “popülizm”i bir sorun olarak solun gündemine ilk sokan 1980’lerde Stuart Hall olmuştu. Hall, 1980’lerde Thatcher rejiminin “otoriter-popülist” niteliklerini incelerken işçi sınıfının azımsanamayacak bir kesiminin gerçekte onların iktisadi, kültürel, siyasal özgürlüklerini sınırlandıran Thatcher hükümetini zorla değil kendi rızalarıyla, gönüllü olarak desteklediklerini fark etmişti. Hükümetin sanayi politikalarına karşı başlatılan Madenciler Grevi gibi eylemleri milliyetçi-popülist söylemi seferber ederek kolaylıkla boşa çıkartabilen Thatcher kabinesi Falkland Harekâtı sırasında yükselen muhalif sesleri de İngiliz işçi sınıfı ve alt-orta sınıflardan gördüğü gönüllü destekle, sessiz kabulle bastırabilmişti. Ortodoks Marksizm’in sınıfsal determinizmine göre kendi sınıf çıkarlarını kollaması gereken işçiler tam tersine “sınıf düşmanları”nın çıkarlarına hizmet etmişti.

Hall, bu “tersliği” bir ideoloji sorunu olarak kavramıştır: Otoriter popülizmin seferber ettiği milliyetçi-muhafazakâr ideoloji karşısında solun, sosyalistlerin eşitsizlik ve manipülasyon üreten muhafazakâr kültürel pratiğe alternatif teşkil edebilecek; toplumsal pazarlık ve müzakere, tahakküm ve direniş süreçlerinde etkili olabilecek hegemonik bir ideolojisi yoktur. Muhafazakâr ideoloji; tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olan özgül fikirleri insan varoluşunun değişmez evrensel-ahlaksal kategorileri olarak sunmayı başarırken sosyalist ideoloji bu kategorileri yeni bir toplumsal ilişki biçimini ortaya çıkartacak şekilde aşma becerisini çoktandır kaybetmiştir. Bunu telafi edilmez bir kayıp olarak gören Stuart Hall, “Yeni Zamanlar” tezini ileri sürerek solu yeniden tanımlamaya koyulur.

Stuart Hall ve İngiltere’den Türkiye’ye geçerken iki toplum arasındaki yapısal bir farklılıktan söz edelim: Türk tipi “otoriter-popülizm” İngiltere gibi toplumlar karşısında sınıfsal bir avantaja sahiptir çünkü Türkiye’de normal şartlarda solun varlık göstermesi gereken toplumsal muhitlerde sağın egemenliği vardır.

İngiltere’de modern toplumsal sınıflar aşağı yukarı 17. yüzyıl sonunda şekillenmiş ve Owencılık, Morriscilik, Çartizm gibi varyantlarıyla birlikte komünist-sosyalist fikriyat işçi sınıfının içinde doğup onun egemen olduğu toplumsal muhitlerde gelişmiştir. İngiliz kentlerinde, sözgelimi Londra’da sosyalist propaganda yapmaya karar veren birisi Chelsea’de ya da Richmond’da bildiri dağıtmayı aklından geçirmez; böyle bir şey yaptığında alay konusu olacağını bilir. Sosyalist propaganda için gideceği semtler işçilerin, Karayiplilerin, göçmenlerin, sosyal güvencesi olmayan çalışanların çoğunlukta olduğu Hackney, Finsbury vs’dir. Türkiye’de ise seküler-orta sınıfların mesken tuttuğu Kadıköy’de veya Beşiktaş’ta sosyalist bildiri dağıtmak bir sol gelenektir. İşçi sınıfının çoğunlukta olduğu Ümraniye, Yenibosna, Fikirtepe gibi semtlerde ise komünistler değil İslâmcı-muhafazakâr-milliyetçi partiler ve onların taban örgütlenmeleri, hemşerilik ağları, akrabalık ilişkileri hâkimdir.

Bu tablo Türkiye’de sosyalistlerin temel sorunlarından birinin yıllardır döne dolaşa tekrarlanan örgütlenme sorunu (“farklı bileşenlerin bir araya gelmesi”, “solda birlik” vs.) olmaktan çok bir sınıf sorunu olduğunu gösterir. Türkiye işçi sınıfı kendi içinden bir komünist hareket çıkartamadığı gibi işçi sınıfı adına hareket edenler de sınıfın içine girememiştir. Komünist-sosyalist hareket devletin resmî ideolojisi olan Kemalizm’in bir yan ürünü olarak ortaya çıkmış ve uzun yıllar seküler muhitlerde, Kemalist ailelerin çocukları tarafından temsil edilmiştir. Bir işçi sınıfı veya alt sınıf ideolojisi olmadığı gibi özellikle 12 Eylül’den sonra ödünsüz bir statüko savunusuna dönüşen Kemalizm’in komünistlerce benimsenmesi uzun boylu bir rahatsızlık yaratmamıştır.

Kuşkusuz “Kemalist ailelerin çocukları sosyalist olamazlar” diye bir kural konamaz; modern insan, kendi siyasi konumunu iradi ve bilinçli seçimlere dayandırır; hiç kimse “ben Kemalist bir ailenin çocuğuyum benden sosyalist olmaz” gibi bir mantıkla hareket etmez. Ama zaten Türkiye’deki sınıfsal sorun da insanların nasıl sosyalist olduklarıyla değil sosyalist olduktan sonra ne yaptıklarıyla başlıyor.

İşçi sınıfıyla ilişki kurup onu dönüştürmeyi; sıradan insanı eşitlik, özgürlük gibi idealler doğrultusunda yüksek bir insani potansiyele yöneltmeyi amaç edinmiş komünist ideolojiyi benimseyen birisinin hayatı boyunca “işçi sınıfı”nın bulunmadığı muhitlerde işçi sınıfı adına “politika” yapması ciddi bir “sınıfsal” engelin göstergesidir.

Bu “sınıfsal engel” üzerine konuşmadan Türkiye’de “sol ve popülizm” meselesiyle ilgili yapılacak herhangi bir tartışma eksik kalır ve bu eksiklik popülist tek-adam rejimini hatrısayılır bir toplumsal destekle kuran Erdoğan rejimini herkesten çok memnun edecektir. Yıllardır süregiden kutuplaşma ve onun etrafında kesifleşen kimliklere dayalı kayıkçı kavgasında taraf olup “kendi mahallemize”, “kendi cemaatimize” kapanmayı tercih ettiğimizde mevcut kamplaşmayı kabul etmekle kalmayıp bu kamplaşma sonucunda daima kaybetmeyi de kabul etmiş oluruz. Çünkü sağ-popülizm, sıradan insanın içgüdülerine ve mesnetsiz önyargılarına hitap etmeyi, bunları öbür mahallede yer alan “muhayyel düşman”a karşı seferber etmeyi gayet iyi biliyor ve bunu önlemek için sıradan insanın mahallesine gidip, ona düşman bellediği “öteki”nin aslında mesnetsiz bir önyargının ürünü olduğunu anlatmamız, onu buna ikna edecek dili keşfetmemiz gerekiyor. Solun evrensel insanlık hallerini bütün çeşitliliğiyle kapsamayı vaat eden dışa dönük referanslarına bağlı kalacaksak, yaşam tarzı bakımından bize hiç benzemeyen, yolu bizimle hiç kesişmeyen öbür mahallenin sakinleriyle aramıza duvar örmek yerine o duvarları aşındırmak zorundayız. Sol popülizmin hareket noktası Gezi’yi Ümraniye’de başlatma kararlılığıdır.

Kuşkusuz duvarın öbür tarafında (Ümraniye’de, Bağcılar’da, Fikirtepe’de) elinde çiçeklerle yolumuzu gözleyen milyonlar falan yok. Hatta bizi bir kaşık suda boğmaya hazır milyonlar var. Bu toplumun ezeli kavgalarını meydana getiren Türk-Kürt, laik-muhafazakâr, Alevi-Sünni ayrımları üzerinden köpürtülen hassasiyetlerin ne denli öfke ve hınca yol açtığını, bu öfke ve hıncın “karşı tarafı tanımayı reddetme”, hatta onun uğradığı mağduriyetlere içten içe sevinme tavrını katılaştırıp adeta bir siyasal kimliğe dönüştüğünü son yıllarda AKP’nin icraatlarına verilen eksiksiz destekle gördük.

Ama sol bir toplumsal hegemonya mümkün olacaksa eğer, bu duvarları yıkmaktan başka çare yok. Birinci cumhuriyetin muktedirlerinin temel korkusu muhafazakâr mahallenin toplumsal ve siyasal meşruiyet kazanması, Müslümanların siyasetle barışmasıydı; onun için karşı mahalleden birisi siyasî iktidara aday olduğunda muhtıra vermekten darbe yapmaya, parti kapatmaktan siyaset yasağına kadar bütün önlemler alınırdı. İkinci cumhuriyetin, yeni Tek-Adam rejiminin muktedirleri de aslında aynı korkudan mustaripler. En büyük endişe mahallelerin birbiriyle tanışıp kimlik siyasetini ve kutuplaşmayı aşarak demokratik bir söylemi el birliğiyle inşa etme ihtimalinden doğuyor.

Ama Türkiye siyasetinde devirler, muktedirler ve “kritik dönemeçler” değişse de sosyalistlerle toplum arasındaki uçurum, aynı çözümsüzlük ve çaresizlik içinde, yerli yerinde duruyor. Sosyalistlerin halk güzellemesi yaparak değil ama eğitimden sağlığa, sanattan siyasete hayatın her alanında, toplumun her mahallesinde varlık göstererek inşa edecekleri sahici bir sol-popülizm bu uçurumun ve çözümsüzlüğün panzehri.