Aydın Selcen : İtibarı Barışta Aramak

Yarın Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi iktidara gelse, herhalde dış siyasette işe Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) lağvederek başlamaz. Ama muhtemelen Dışişleri Bakanlığı’nın etkinliğini daha yaratıcı kullanmak için çabalar sanırım. Hem caydırma hem esin kaynağı olma, daha bilinen biçimiyle gerek yumuşak gerek sert güç ulusal itibarın kaynağı. İtibar için, yani sözünüzün dinlenir, ciddiye alınır diyelim olması için, önce öngörülebilir, uzgörülü, sağduyulu olmak gerekir. Bunların hepsinden önce ise işleyen bir hariciyeye sahip olmak.

Barış da özgürlük gibi, nedense kirli bir sözcük haline dönüştürüldü. Kadınsı olan her şeyden tiksinme gibi, barışa bir kadınsılık atfedildi. Oysa devlet aygıtının etkin yönetişim için reforme edilmesi denli, işlek bir dışişleri aygıtı, bölgesinde barışı arayan, inşa eden bir dış siyaset mümkün ve arzu edilir. AK Parti döneminde, dış ilişkiler neredeyse tümüyle halkla ilişkiler (“PR”) alanına dönüşürken, dış politika da hepten iç politikanın uzantısı haline geldi.

Aslında bu Irak’ta 2003, Suriye’de 2011 sonrası başlayan sarsıntılarla belki kaçınılmazdı. Küresel ölçekte 35 milyon civarındaki Kürt nüfusun yarısı ülkemizin yurttaşı. İki milyon civarında Suriye’de, altı milyonun üzerinde Irak’ta Kürt yaşıyor. Buralarda merkezle Kürtlerin ilişkisinin yeniden belirlenmesi, Irak’ta 2005’te kabul edilen federal anayasa, Suriye’deki Rojava deneyimi, her iki ülkede ABD silahlı kuvvetlerinin IŞİD’e karşı Kürtlerin tarafa devreye girmesi, ülkemizde de 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında asker-sivil ilişkilerinin yeniden tanımlanmasıyla Türkiye bölgesel siyasetinin kimyasını hepten bozdu diyebiliriz.

Bununla birlikte, Kürtler konusu iç ve dış siyaseti dikine kesiyorsa, Kürtlerle uzlaşmayı önceleyen barış odaklı bir dış politika da mümkündür ve muhalefetin tamamının hedefi olmalıdır. ABD’lilerin bir sözü var Bağdat’ta görev yaparken öğrendiğim: “Eğer bir çukurdaysan, önce kazmayı bırak.” Bizim de kanaatimce yapmamız gereken bu, önce durmalıyız ve sakin olmalıyız. Nereden başlanabilir? Yine bence, mevcut paradigmayı değiştirip işe Suriye’den başlamalı. Nasıl? Tartışmaya çalışalım. Bundan sonra da IKB bağımsızlık referandumunun gerçekten bir ulusal güvenlik tehdidi olup olmadığını ve tercih edilebilecek tepki seçeneklerini gözden geçirerek yapabildiğimiz kadarıyla Ankara’ya yeni bir barış diplomasisi mimarisi önermeye çalışalım.

Bana göre Bağdat ve Şam’ın güçlü merkezi yönetimler olması veya her iki başkentte eli sopalı güçlü tek adamların iktidarda olmasının Türkiye’ye güvence sağladığı önermesinin kökten sorgulanması gerekir. Kalıcı güvenlik ve bölgesel istikrar Ankara’nın sınırlarının hemen ötesindeki Kürt nüfusla, onlar kendilerini hangi siyasal oluşumlar üzerinden temsil ederlerse etsinler, sağlıklı ilişkiler kurmaktan geçer. Bugün Kerkük’te gelinen çatışmalı ortamdan herhalde doğru dersleri çıkarmak gerekir.

Bugün için iddialı gelebilir ama Kürtlerle ilişkilerde (Türkiye’de Kürt seçmenin oyunu kabaca yüzde kırk AKP, yüzde altmış HDP’ye verdiğinin bilincindeyim) işe Kandil-Rojava sekansını yer değiştirerek başlanılabilir. Yerleşik mantık şöyle işliyor: Rojava’daki özerk yapılanma, silahlı ve siyasal kanatları dahil, talimatını Kandil’den alır. Bunun yanı sıra, PKK Suriye’de tarihinde ilk kez belirli bir alanı ve yerleşim birimlerini yönetme fırsatı yakaladı. Dolayısıyla, Suriye örgüt için artık Türkiye’nin önüne geçmiştir. Oradaki başarı Türkiye’de denenmiş ve olası barış süreçlerini nakşetmektedir. İkinci dayanak önerme de bu.

Bunların doğru olduğunu varsayarak düşünelim öyleyse. Madem Rojava, Kandil için kaybedilemeyecek denli değerli, işe oradan başlayalım. Rojava’yla olan tüm kapıları yahut dilenirse deneme amacıyla belirli sayıda kapıyı açalım. Buradan diğer Suriye yurttaşlarına tanıdığımız olanakların omurgasını YPG/YPJ’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) için de geçerli olduğunu açıklayalım. SDG bu kapıları, tıbbi malzeme, gıda ve inşaat gereçleri için kullanabilsin. Yaralıları veya tedavi amacıyla ülkemize gelmek isteyenleri de geçirebilsin. Diğer tüm sınır kapılarında uygulanan kurallar çerçevesinde buralarda da gerekli güvenlik denetimi yapılır, silah-mühimmat geçişine izin verilmez. Zaten buna gerek de duyulacak değil.

Sağlanan bu olanaklara karşılık, daha doğrusu bu olanaklar tanınmadan önce, PYD eş başkanlarıyla yürütülecek örtülü (MİT) veya açık (Dışişleri) temaslarla, Türkiye’nin sınır ötesi Kürtlerle ilişkilerini yeni, yapıcı, tutarlı ve barışçıl bir temele oturtmak arzu edildiği, Suriye ve Irak’ın içişlerinin ülkemiz adına birer ulusal güvenlik sorunu olarak görülmediği, ancak Kandil’den beklenenin kalıcı barışa hizmet edecek adımları beklemeden atması ve duyurması olduğu, bu takdirde Kandil’le diyalogun da kısa zamanda uygun kanallardan yeniden tesis edileceği mesajı iletilebilir.

Bu makalenin konusu özetle “itibarı barış diplomasisinde aramak” olarak özetlenebileceği cihetle içeride atılacak adımlara değinmeyeceğim. Ancak deneyimli gazeteci Celal Başlangıç’a atıfla “çözüm Meclis’te, barış Kandil’le” formülünü yinelemekle yetineceğim. 1992’de Dışişleri’ne intisabımdan, 2013’te istifama kadar süren ve ikinci on yılı tümüyle Irak’ta veya Irak üzerine (2003-06 Bağdat ve 2010-13 Erbil, 2006-08 Ankara ve 2008-10 Vaşington) çalışmakla geçen yirmi yıllık hariciye kariyerimde hiçbir barış sürecinin doğrudan aktörü olmadım. Ancak barış süreci devam ederken, dönemin başbakanı Erdoğan’ın siyasi iradesiyle hangi konularda ne denli süratle adımlar atılabildiğine ilk elden tanıklık edebildim. Bu tanıklığa dayanarak barış vizyonuna yeniden hayatiyet kazandırılabileceğine inanıyorum.

O günkü Erdoğan’la, bugünkü Erdoğan’ın farklı olduğu kuşkusuz iddia edilebilir. Buna karşılık, maalesef ana muhalefetin, örnekse Oslo Süreci’nin şimdi öğrendiğimize göre FETÖ unsurlarınca dinamitlenmesinin ardından, “yaptığınız iş doğru, ama yapış biçiminiz yanlış” demek yerine bildik “hesap sorma” yaklaşımını benimsemesi de herhalde ortamı çetinleştiren etmenlerden biri. Oslo Süreci bir yana, bugün dahi Dolmabahçe Mutabakatı fotoğrafının, her ne kadar o fotoğrafta devlet adına bulunanların tamamı görevlerinden uzaklaştırılmış hatta siyasi kariyerleri bitkisel hayata sokulmuş olsa da meclis kürsüsünden gösterilerek “yargılanma” tehdidinin dillendirilmesi aynı yöndeki bir başka örnek.

Öyleyse bugün sözünü ettiğim adımlar atılırken, ana muhalefetle de eşgüdüm sağlanması gerekli. Esasen, söz konusu düşünce hattını doğal gelişimi doğrultusunda takip edersek, varacağımız yer Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) da lağvedilerek, yerine TBMM’de temsil edilen partilerin tamamının birer yeminli üye vereceği bir Güvenlik ve İstihbarat Komisyonu ihdas edilmesi olacaktır. Bu mutasavver Komisyon, Dışişleri, Milli Savunma ve İçişleri gibi bakanlıkların yanı sıra doğrudan MİT Müsteşarı ve Genelkurmay Başkanı’ndan da düzenli aralıklarla doğrudan brifing alabilmelidir.

Irak Kürdistan Bölgesi’yle (IKB) ilişkilerse buradan, PKK’nin Kandil karargahı başta ve Kandil hariç tümü KDP denetimindeki bölgede bulunan Gara, Metina, Zap, Haftanin, Avaşin-Basyan, Hakurk kamp alanlarını dışarıda bırakarak söyleyelim, ülkemize KDP veya KYB kaynaklı bir güvenlik tehdidi olmadığı cihetle deyim yerindeyse çok daha “yumuşak” bir konudur. IKB ile ilişkiler ayrıca, enerji kaynaklarımızı çeşitlendirme siyasetimiz bağlamında, karşılıklı bağımlılık zemininde de ilerletilebilme, derinleştirilebilme ve genişletilme potansiyelini de bizatihi haizdir.

2010’dan sonra, arka planında barış süreci olduğunu unutmamak kaydıyla, IKB ile kurulan ilişkiler bu yöndeydi. Eksikleri, eleştirilecek yönleri olmakla birlikte, sözünü ettiğim “barış diplomasisi” yaklaşımına iyi-kötü bir örnekti. Yönetilmesi, aşılması gereken saplantı ise hep “büyük ağabey-küçük kardeş” saplantısının aşılıp, ümmet, Türk-Kürt kardeşliği gibi soyut kavramlara, varsayımlara değil, somut, eşitlikçi, karşılıklı çıkarlara dayalı bir ilişki biçiminin üstün kılınabilmesiydi.

IKB ile ilişkilerin düzeltilmesi, Cumhuriyet’in kuruluşunda (aralarında seçkin tarihçi Prof. Dr. Hanioğlu’nun da bulunduğu) kimilerine göre yapı dönüştürücü etkisi olan Musul Vilayeti’nin 1926’da Irak’a terkinin yarattığı travmayı iyileştirebilecektir. Türkiye bir yandan zamanında “İngilizlere yitirdiği” Kerkük petrollerine yeniden kavuşurken, ondan önemlisi diğer yandan Irak Kürtlerinin yüzlerini Ankara’ya döndürerek, kendi Kürtleriyle ilişkisini yeniden tanımlama zeminini daha rahat kurabilecektir.

Netice itibarıyla, Suriye ve Irak Kürtleriyle eşitlikçi, barış diplomasisi yaklaşımı bölgemizde ülkemizin ulusal güvenliğine, enerji kaynaklarımızın çeşitlendirilmesine, çatışmasızlık sürecine geri dönülebilmesine, içeride Kürt yurttaşlarımızın huzuruna ve devletle olan ilişkilerini yeniden düzenleyebilmelerine katkı yapacak, zemin oluşturacaktır. Yukarıda girişte belirttiğim üzere, gözdağı (“intimidation”) ülkemizin Ortadoğu komşularındaki durum bağlamında önemli bir dış siyaset unsuru. Ancak esin kaynağı olmak (“inspiration”) da bir kenara atılmamalı ve bu ikisi birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcıları olarak dış siyasette kullanılabilmeli.

 

On beş yılı bulan AKP iktidarı dış politikada özgüvenli davranmayı, bir iddia ortaya koyup onun ardında durmayı, aktivizmi normlaştırdı. Buradan sanal ya da gerçek devşirdiği itibarı önemsedi ve dış siyaset iç politikanın mütemmim cüzüne dönüştü. Madem itibar başat unsur, kısa vadede içeride ses getirecek çatışmacılık, üst perdeden konuşma yerine, belki daha orta vadede meyve verecek barış inşası odaklı, arabulucu üçgenleri kurabilen akılcı bir diplomasi Türkiye’ye hem ait olduğu devletler ailesi içinde, hem bölgesinde kalıcı itibar getireceği öne sürülebilmelidir.

Türkiye gibi “orta sıklet” ancak bölgesinde sözü geçen bir güç, tek başına önceliklerini dayatamaz. Esasen dayatmaya neden gerek duyulduğu sorgulanmalıdır. İstihbarat (MİT) ve savunma (TSK) özellikle böyle bir bölgede etkin gereçler olarak devletin alet çantasında olmaya devam edecektir. Bununla birlikte diplomasinin de (Dışişleri Bakanlığı) ellerinin çözülmesi, işini yapabilir hale getirilmesi, kapasite tahkimi daha zaman alacak ancak çok daha ekonomik sonuçlar verecektir.

Son olarak, IKB bağımsızlık referandumu, Idlip harekatı, SDG’nin Rakka’yı IŞİD’den kurtarması derken Irak silahlı kuvvetleri bir günden kısa zamanda Kerkük kent merkezini, havaalanını, bitişiğindeki askeri üssü, petrol sahasının orta ve güney kubbeleri Avane ve Baba Gürgür ile küçük ikizi BaiHassan’ı IKB’den geri aldı. IKB’nin KDP ve KYB peşmergeleri tüm bu alanı neredeyse tek kurşun atmadan Bağdat’a teslim etti.

Yeni gerçekliğin her iki parti üzerindeki siyasal etkisi kalıcı ve uzun vadeli olacak. Kerkük olmadan IKB bağımsızlığının da anlamı kalmadı adeta içi boşaldı. Üstelik Musul’un IŞİD’den kurtarılmasından sonra bir zafer hamlesinde olan Irak ordusunun Kerkük’ten sonra doğuya İran sınırına dönüp Celevle, Hanekin gibi yerleri hedef alması, eş zamanlı olarak Şengal’e (belki Mahmur’a) ve oradan Suriye sınırını IKB’den geri alarak Türkiye sınırına yönelmesi muhtemel.

Böyle olduğu takdirde film önce 2014’e derken 1992 öncesine kadar geri sarılabilir. Ankara’nın 2003’te hayalini kurup gerçekleştiremediği Ovaköy’den güneye Telafer’e bir askeri yolla Musul’a yeni bir ulaşım hattı açmak projesini Irak ordusu gerçekleştirebilir. Suriye sınırının denetimi tümüyle Bağdat’a geçebilir.

KDP ve KYB, ne 1992, ne 2003, ne (koalisyon desteğiyle) IŞİD’in Erbil’e saldırısını savuşturup IKB’ni “doğal” sınırlarına eriştirme sonrasında birleşik bir idari yapı, maliye, peşmerge, istihbarat kuramamanın, yaygın ve derin yolsuzlukla mücadele etmemenin bedelini ağır ödedi. Bu işin sonu KDP ve KYB’nin yeniden bir iç savaşa tutuşması yahut Kerkük-Süleymaniye-Hanekin’den oluşan yeni bir federe bölge yaratılarak IKB’nin ikiye bölünmesiyle de sonuçlanabilir.

Kuşkusuz bu askeri hamle mart ayındaki seçimde Başbakan Abadi’nin elini güçlendirdi. Irak’ın geleceği bakımından ise, Sünni Arapların, Musul’un Bağdat’la ilişkilerini nasıl yeniden düzenleyecekleri açısından, bundan sonra Bağdat’ın Kürtlere ne söyleyebileceği yönünden iyimser olmak çok mümkün değil.

PKK, Şengal ve Mahmur örneklerindeki gibi sadece bugün için değil yakın gelecek için de IKB’de kendine geniş siyasal alan açmış oldu. IKB’nin genç nüfusu için, özellikle KYB bölgesinde PKK’ye desteğin yaygınlaşacağı öngörülebilir. Bu durumdan, Kerkük’ün Bağdat eline geçmesinden Iraklılardan daha fazla sevinmişe benzeyen Ankara’daki ulusalcı ve milliyetçiler ne sonuç çıkaracak göreceğiz.

Irak Kürtlerinin hanedanları, mandarinleri hesap hatası yapmış ve çapsız davranmış olabilir. Irak Kürtleri yine etraflarına bakıp “dağlardan başka dostumuz yokmuş hakikaten” diyor olabilir. Pekiyi bizim Kürtlerden beklentimiz nedir şimdi? Ellerinde dürüp büktükleri kasketleriyle, gözleri yerde kapımıza gelmeleri mi? “Vallah billah Kürtlükten vazgeçtik” demeleri mi?

Doksanların ortasında yaşanan KDP-KYB iç savaşında araya 500 Türkmen ve 500 Asuri-Keldani’den oluşan bir Ateşkes İzleme Gücü kurarak ABD desteğiyle Ankara girmişti. Bu defa Ankara’nın Kerkük sonrasında hem Irak’ın hem kendi Kürtlerine söyleyecek tutarlı, esin kaynağı bir sözü olabilecek mi? Bu soru soruluyor mu? Eli güçlü Bağdat ve Şam, Ankara’nın sarsılmaz müttefikleri mi olacak bölgede?

Sanki gelecekte geçmişe döndük ve doksanlarda uyandık. Suriye ve Irak’ın adeta yeniden kuruluşlarında barış diplomasisine yönelerek etkin olmamız mümkün. Çatışmacılıkla oyun dışı kalmamız da. IKB’nin akim kalan bağımsızlık referandumunu ardından Bağdat’ın Kerkük ve ötesine hamlesi, Rusya’nın Esat’tan yeşil ışık aldığı Fırat Kalkanı ve sarı ışık aldığı İdlip harekatlarıyla “amaç hasıl olmuş” gibi. Pekiyi kazançlı çıkan gerçekten Ankara mı, biz miyiz?

Sayın Cumhurbaşkanı 18 Ekim’de muhtarlara hitap ederken “Kürdüm demek en tabii hakkındır, ama Kürtçülük yapmak hakkın değildir” dedi. Dar, faydacı açıdan bakalım ulusal çıkarlarımızın korunmasına, artık iki komşumuzu idare edenler İran ve Rusya. Gözdağı kısmını diyelim hallettik, ki o da şüpheli çünkü tüm bu gelişmelerden PKK’nin de en azından siyasal tabanı genişletme anlamında kazançlı çıkacağı ortada, esin kaynağı olma kısmını nasıl yapacağız? Nedir “ortak vatanımız” olan Türkiye’nin kendi yurttaşı ve sınırının hemen ötesini kucaklayan Kürtlere anlatacağı hikaye, gelecek tasavvuru?