Ahmet Öztürk (*) : Neoliberal Politikaların Tarumar Ettiği Kent: Zonguldak

 

Tarihler 1828 ya da 1829’dur. Rivayet olunur ki, Kastamonu vilayetinin Ereğli kazasında yaşayan Uzun Mehmet, “bahriyeli” olarak bir buharlı gemide yaptığı askerliğin ardından, komutanının verdiği görevi unutmaz, dağda bayırda yanan kara taşlardan arar memleketinde. Sonunda, un öğütmeye gittiği değirmenin yakınındaki dere yatağında o taşlardan bulur. Koşarak değirmene ulaşır, yanmakta olan ocağa atar. Sevinçle görür yandığını. Bulmuştur, kendisi hiç farkında değildir ama o keşfiyle bir kentin kaderini değiştirecektir. “Kömür kâşifi Uzun Mehmet” olarak namı tüm ülkeye yayılacak, hüzünlü hikâyesi tüm okulların ders kitaplarında okutulacaktır. Herkesin bildiği gibi sonu ne yazık ki kötü bitecektir. Başarısı padişah tarafından da ödüllendirilen Uzun Mehmet, mütegallibenin tepkisiyle karşılaşacak, köyüne dönerken gecelediği bir handa zehirlenerek öldürülecektir. Hikâyeyi kuranlar böyle olacağını düşündüler mi, bilmiyorum, süreç gelişecek, yoktan var edip, hayat verdiği kentin öyküsü Uzun Mehmet’in hayatı gibi olacaktır; tıpkı onun gibi kısa, büyük başarılar, ani çöküşler ve acılarla dolu.

Kömür bulununcaya kadar haritada adı bile olmayan Zonguldak, zamanın ekonomik konjonktürüne uygun olarak, piyasa tanrılarının emriyle ülkenin endüstriyel süreçlerle tanışan ilk kentlerinden, en önemli sanayi merkezlerinden biri olarak hızla büyüyecek, zirvenin doruklarındayken, yine piyasa tanrılarının verdiği kararlarla yıldızı sönerek yeraltındaki kör karanlıklardan beter karanlıklara gömülecektir. Ülkenin dört bir yanından “iş, aş” umuduyla gelip, gerektiğinde jandarma dipçiğiyle ocaklarda çalışmaya “mükellef” edilen insanlar, devran dönüp işsiz, aşsız, geleceksiz bırakıldıktan sonra, bu kez, bir “termik cehennem”de yaşamaya “mükellef” edilecektir. Yerin yüzlerce metre altındaki gizil gücü çıkarıp ülke ekonomisine kazandırmak için Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan daha fazla “şehit” veren bir halk, ya milyonlarca ton “ithal” kömürün yakılacağı termik santrallerde ucuz işçi, ya da el kapılarında göçmen olmak gibi bir seçenekle karşı karşıya bırakılacaktır… Piyasa tanrıları böyle buyurmuştur çünkü…

 İLK İŞ HUKUKU BELEGESİ: DİLAVER PAŞA NİZAMNAMESİ

İşin rivayet kısmı bir yana, Türkiye’nin tek taşkömürü yatağı olan Zonguldak Kömür Havzası, batıda Düzce’ye bağlı Akçakoca’dan doğuda Kastamonu’nun Cide’sine kadar uzanan geniş bir bölgenin adıdır. Havza çok kırıklı bir topografik yapıya sahip olduğundan madencilik zor, dünyadaki benzerlerine göre daha verimsizdir. Bu bozuk yapı aynı zamanda madencilik tekniklerinin uygulanmasını da zorlaştırdığı için üretim büyük ölçüde kol gücüne dayalı olarak yapılır.

19.yüzyılın ortalarında başlayan üretim faaliyetleri, yörenin ekonomik ilişkilerini tümden değiştirir, tarım ve ormancılıkla geçinen çevre, adım adım bir ağır sanayi bölgesine dönüşürken yoğun şekilde göç alır. Zonguldak Kömür Havzası, başlangıçta, Osmanlı padişahlarının özel mülkü olarak yazılıdır kayıtlarda. 1848’de düzenli üretim başladığında nezaret edip yapılan üretimden elde edilen geliri toplamakla “Hazine-i Hassa” görevlidir bu yüzden. Ancak ülkedeki kapitalist gelişim sürecine dayalı olarak, artan kömür ihtiyacını karşılayabilmek için ilk “redevans” uygulaması yapılır ve 30.000 kuruş karşılığında Galatalı sarrafların kurduğu kömür kampanyasına kiraya verilir. Görece olarak üretimin artmasına karşın, yine de ihtiyacı karşılamaya yetmediği için arayışlar sürdürülür bir yandan da. Daha “mükellefiyet” denen zorbalığın akıl edilemediği bu dönemde, yöre insanı madenciliği bilmediği ya da ocaklarda çalışmak istemediği için Karadağ’dan çok sayıda işçi getirilerek üretim yapılacaktır.

Savaşların biri bitmeden diğerinin başladığı ve yoksul tebaanın bir cepheden diğerine koştuğu o yıllarda savaş gemilerinin ihtiyacının üst düzeye çıkması ve yurtdışından kömür temininin zorlaşması üzerine, havza, Bahriye Nezareti’ne devredilir. Savaş ekonomisinin gücü, piyasa kurallarını değiştirmeye yetmez yine de. Osmanlı hükümeti, havzada özel sermayeyi desteklemek, yabancı yatırımcıları çekerek üretimi artırmak için bir dizi uygulamaya gitmek zorunda kalır. Bahriye Nezaretinin satın alma tekeli kaldırılır önce, ardından da ihraç resimlerinde indirim yapılarak gümrük vergisi muafiyeti sağlanır. Bununla birlikte son derece iptidai şartlarda faaliyet yürüten havzaya hukuki bir çerçeve kazandırmak için de kimi düzenlemeler yapılır. 1865’te “Ereğli Livası Kaymakamı ve Madeni Hümayun Nazırı” olarak atanan Dilaver Paşa, içinde hukuki, idari, teknik hükümler bulunan bir nizamname çıkarır.

Türkiye’de iş hukukunu düzenleyen ilk belge olarak kabul edilen 100 maddelik nizamnameyle, ilk kez ücretler, çalışma yaşları, saatleri, şartları, sağlık hizmetleri, tatil günleri gibi konular düzenlenir. İşçi hakları alanında belli iyileştirmeler ve korumalar getiren nizamnamenin, şirketlerin ihtiyaç duyduğu emek gücü arzını güvence altına almaktan başka bir hedefi yoktur elbette. Bu düzenlemeler belli oranda etkisini gösterecek ve 1880’lerden itibaren sermaye yatırımlarında artışlar görülecektir. Giderek küçük işletmeciler aradan çıkar, ocaklar yavaş yavaş büyük şirketlerin ellerinde toplanmaya başlar. “Kumpanyalar dönemi” de denilen, küçük üreticiye oranla daha modern çalışma yöntemleri geliştirilip üretim odaklı hareket edilen bu dönemde, yine de gerekli yatırımlar yapılmaz. Yapılmadığı gibi en iyi damarlarda üretim yapılarak havza adeta yağmalanır. Piyasanın kuralları böyle işlemektedir çünkü. Bu dönmedeki bir diğer gelişme de Fransız sermayeli Ereğli Şirketi Osmaniyesi’nin havzadaki ağırlığının büyük bir hızla artmasıdır. Öyle ki, 1902’ye gelindiğinde, şirket, toplam üretimin yüzde seksenine sahip duruma gelecektir.

ZONGULDAK’TA ACININ BİR BAŞKA ADI: MÜKELLEFİYET

Yoğunlaşan madencilik faaliyetinin toplumsal yaşama da etkileri olacaktır elbette. Yüzyıllardır tarım ve ormancılıkla uğraşan bölge insanı, giderek “işçileşmeye” başlar. Ancak oluşturulan münavebeli çalışma örüntüsüyle (bir periyot köyde, bir periyot madende) toprakla da bağı kesilmeyen yöre insanı, ne işçi ne köylü olabilecek, bir tür ara form ya da bu formların alt kültürdeki bileşkesi olan “işçi-köylü” olarak sürdürecektir yaşamını.

Havzanın giderek artan işçi ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla, Paşa’nın Nizamnamesi’ne dayanarak, yöredeki 14 kariyede yaşayan 13 ile 50 yaş arasındaki erkekler, yeraltındaki kör karanlıklarda zorunlu çalışmaya mecbur edilecektir.

Bir sonrası 2. Dünya Savaşı yıllarında uygulanacak olan “mükellefiyet” yıllarında çok acı çeker bölge insanı, zulmün bin bir türüne uğrar. Ocaklara gitmek istemeyenler ya da kaçmaya çalışanlar büyük bir jandarma zulmü ile karşılaşır. Kimi zaman aile bireylerinin rehin alınmasına, dayanılmaz şiddete uzanan uygulamalar, yöre halkının kolektif hafızasında son derece kötü hatıralar biriktirir.

Emek tarihi üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarla tanıdığımız Ahmet Makal’a göre, bu uygulama, sadece Zonguldak bölgesinin değil, Türkiye emek tarihinin, hatta tüm Türkiye toplumsal tarihinin en önemli olgulardan biridir. Jandarma zulmünün yanı sıra, işçilerin asgari iş güvenliği önlemi bile alınmadan çalıştırılmaları, teknik donanım eksikliğinin had safhada olmasına rağmen “zar zor” denilen yöntemlerle üretim zorlanmasına gidilmesi, kazaların artmasına da neden olur. Yazar İrfan Yalçın, “Eğer bir gün acının tarihi yazılacaksa Zonguldak’ta uygulanan mükellefiyet yıllarından da söz edilecektir elbette” diyecektir. Bu dönemlerde önemle not edilmesi gereken bir diğer gelişme de asker ve mahkûmların da madenlerde işçi olarak çalıştırılmasıdır. Piyasa tanrılarına çok kömür, bunun için de çok işçi gerekmektedir çünkü.

 ZONGULDAK “ULUSAL TEHLİKE” SAYILMAYA BAŞLIYOR

Millileştirilmenin yapılarak yabancı sermayenin havzadan çıkarıldığı 1940’lı yılların başı ile 24 Ocak ekonomik yıkım kararlarının alındığı 1980 arası, Zonguldak’ın “altın çağı” olarak kabul edilir. Bu yıllarda üretim sürekli artış gösterirken, özellikle 60’lı, 70’li yıllarda çalışma koşulları görece iyileştirilir, ücretler belli bir seviyeye yükseltilir. 1937’de kömür havzasının Etibank’a bağlı olarak kurulan Ereğli Kömürleri İşletmesi adı altında tek merkezden yönetilmesine başlanır ve ardından devletleştirilir.

Zonguldak’ın o zaman ilçesi olan Karabük’te 1938’de, 1965’teyse Ereğli’de demir çelik fabrikaları kurulurken madenlere de büyük çaplı yatırım yapılmaktadır. Kömürdeki üretim artışına koşut olarak nüfus ve çalışan sayısı da sürekli artar. İşçi gelirleri açısından Zonguldak, Karadeniz Bölgesi’nin küçük Almanya’sı sayılmaktadır artık. 1980’lerde ithal ikameci politikaları terk eden Türkiye, serbest piyasa ekonomisine geçince, madenlere yapılan yatırımlar azalır, kurumun istihdam kapasitesi gün gün düşmeye başlar.

12 Eylül’ün baskıcı yılları ve takip eden zamanda işçi ücretlerinde, dolayısıyla kentsel gelirlerde büyük gerilemeler yaşanır. Zonguldak halkının buna tepkisi 1990-91 grevi ve Büyük Ankara Yürüyüşü ile olur. Dünya sosyal tarihine geçen bir eylemi ortaya koyan madenciler, 100 bin kişi ile Ankara’ya doğru yürüyüşe geçer. Beşinci gün sonunda, Mengen çıkışında asker zoru ile durdurulan işçiler ücret bazında kazanımlar elde etse de sonrasında kent hızla çöküşe geçer.

Emeğin örgütlenmiş kenti olarak üstünü çizerek, Zonguldak’ı neredeyse “ulusal tehlike” ilan eden devlet, kentin bu yapısını bozmak için sert uygulamalara gider. Ülkedeki emekten yana siyasal örgütlenmelerin zayıflığı, toplumsal muhalefetin gücünün sınırlı kalması ve kentteki sendikal muhalefetin hızla çözülmesi nedeniyle, bu politikalara direnilemez. Tarihte 40 binleri aşıp, o günlerde 30 binlerle ifade edilen işçi sayısı, adım adım gerileyerek, 8 binlerin altına düşer. Devletin Zonguldak’a olan kini bitmemektedir. Önce bir vesileyle Bartın, sonra da Karabük il yapılarak üçe bölünen kent fiziki olarak küçültüldükten sonra, yatırım yapılmayıp işçi açıkları giderilmediği için devlet eliyle işlenen madenler de kendiliğinden kapanmaya itilir.

BİR ÖZELLEŞTİRME YÖNTEMİ: REDEVANS

Zonguldak Kömür Havzası’nın neoliberal yaklaşımlarla yeniden yapılandırılması için atılan en önemli adımlardan birini, 1988’de, redevans uygulamasının başlatılması oluşturur. 1940’lardaki millileştirmenin ardından, 50 yıla yakın devlet eliyle işletilen ocaklar bir tür kiralama yöntemi olan “redevans” uygulamasıyla özel sektöre açılır.

Sözde kurumca işletilmesi ekonomik olmayan sahaların özel sektör eliyle işletilmesi amacıyla başlatılan uygulama, giderek büyütülür. İki binli yılların ardından özel sektör üretimi, Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun hızla azalan üretimiyle yarışır hale gelmiştir.

İlk kazmanın vurulduğu andan itibaren iş cinayetlerinin eksik olmadığı; grizularda, göçüklerde, su baskınlarında toplu ölümlerin sıkça yaşandığı havzada, bu uygulama ile birlikte iş kazalarındaki sayılar daha da artar. Sahalarda gerek iş güvenliği gerekse üretim yönünden sağlıklı denetim yapılamaması ilkel bir çalışma ortamının ortaya çıkması kadar devletin alacağı redevans paylarının tahsil edilememesine ve ciddi bir kamu zararının ortaya çıkmasına da neden olacaktır.

Bu dönemde Amerika’daki altına hücum çağında olduğu gibi kanunsuzluklar da hat safhaya ulaşır. Özel ocaklarda hayatını kaybeden insanların cansız bedenleri hastane kapılarına, elektrik direklerinin dibine bırakılır vicdansızca. Kaçak ocaklarda yaşamını kaybeden her işçinin ocak sahibi ilan edilerek gerçek sahiplerinin sorumluluktan kurtulması, sıradan bir Zonguldak klasiği haline gelmiştir. Tatlı hayat Soma katliamına kadar sürer. Soma’nın ardından artırılan bazı iş güvenliği önemleri ve madencilere asgari ücretin en az iki katı maaşın zorunlu hale getirilmesiyle özel işletmecilerin bir bölümü, eskisi gibi kârlı bulmadığı madenlerde çalışmayı durdurur. Toplu işten çıkarmaların yaşandığı bu sürecin ardından, kentte işsizlik daha da büyür.

ENERJİ ÜSSÜ DEĞİL TERMİK CEHENNEM

Hükümetler, Türkiye Taşkömürü Kurumu’nun istihdam kapasitesini yitirmesiyle ortaya çıkan işsizlik sorununu çözmek için ne yazık ki doyurucu politikalar geliştiremez. Alternatif iş alanları yaratma, sektörel çeşitliliği sağlama yolunda atılan cılız adımlar sorunu çözmediği gibi, zaman içinde daha da büyütür. Bu süreçte kente sunulan tek seçenek, santraller bloğundan oluşan bir “termik cehennem”dir yalnızca.

En başında, işletilmesi ekonomik olmayan sahaların özel işletmecilere kiralanması şeklinde başlatılan redevans uygulamasında değişikliğe gidilir. Büyük çaplı bakir sahalar ihale edilerek havzaya dev enerji şirketlerinin girmesi sağlanacaktır böylece. 2011 yılında yapılan ihalede Hattat, Eren ve Soma gibi büyük enerji şirketlerine geniş sahalar verilir. AKP iktidarınca, “Zonguldak’ı kurtaracak mega projeler” olarak ilan edilen uygulama için geniş bir dezenformasyon çalışması başlatılır medyada. Yerel gazeteler bu konuda sayfalar dolusu müjdeli haber yaparken, ulusal gazetelerde, “Enerjide ümit veren adımlar” başlıklı birçok yazı ve röportaj yayımlanır. Yayılan propagandaya göre, bu sahalarda madenciliğin en ileri teknikleri uygulanacak, kısa zamanda tüm ülkeye hayat verecek bir üretim seviyesine ulaşılacaktır. Şirketlerin hepsine “bonus” olarak termik santral lisansları verilirken, havzanın adı cilalı imaj modasına uyularak, “Batı Karadeniz Enerji Üssü”ne çıkarılacaktır.

Zonguldak’ta, yeraltından on binlerce işçiyle çıkarılacak milyonlarca ton kömür, yerüstünde binlerce işçinin çalıştığı santrallerde yakılacak, Zonguldak hem yeraltında, hem de yerüstünde kazanacaktır anlatılana göre. Kazın ayağının öyle olmadığı kısa sürede anlaşılır, tüm şirketler, sahalarda ihale şartnamesinde belirtilen kömür rezervi olmadığı gerekçesiyle yeraltındaki çalışmaları durdurur. Önce Eren, sonra Hattat, en sonunda da Soma Holding, birbirinden kopya gerekçelerle sahalardan çekilir. En hızlıları da Eren Holding’dir. Şirket, dev bir adım daha atar, sahip olduğu santral lisanlarını büyük bir hızla yatırıma dönüştürür. Önce 165, ardından 2X615, daha sonra da 2X630 MW’lık santralleri kurarak elektrik üretimine başlar.

Kömür memleketi Zonguldak’ta, Çatalağzı-Muslu arasındaki daracık vadide, yılda yaklaşık 10 milyon ton kömür yakan dev bir enerji kampusu vardır artık. Biri dışında tümü “ithal kömür” yakmaktadır üstelik. “Burası kömür memleketi, kömür burada yanmayacak da nerede yanacak” denen Zonguldak’ta özel sektörüyle, kamusuyla üretilen toplam kömür, 1 milyon tonu ancak bulmaktadır oysa. Çatalağzı-Muslu bölgesindeki fiziki kirlilik büyük boyutlara ulaşır. Bilim insanları deniz suyu ile birlikte kara yüzeyinin de 4-5 derece ısındığını, kara yosunlarında ağır metal biriktiğini tespit eder. Yapılan açıklamalar, bir avuç doğa gönüllüsünün eylemleri, ne vicdanları ne de hükümeti harekete geçirmeye yetecektir.

Yaşanan küçük çaplı felakete AKP pratik bir çözüm de bulmuştur. Zonguldak Milletvekili Özcan Ulupınar’a göre alt tarafı 10 bin kişi yaşamaktadır o bölgede. Onları da yaşadıkları topraklardan tahliye ettiler mi çözüm kendiliğinden gelecek, artık hiçbir sorun yaşanmayacaktır. Önemli olan bacaların tütüp, enerjinin üretilmesidir. Piyasa tanrılarına bol miktarda elektrik lazımdır.

Mevcut santral bloğunun kuş uçumu 20-25 kilometre mesafede bulunan ve UNESCO tarafından dünya mirası listesine alınma süreci devam eden Amasra’da yaşananlarsa bambaşka boyuttadır. Bartın halkının belki de dünya sosyal tarihine girecek büyük mücadelesine, alınan onca mahkeme kararına karşın, Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca, Hattat Holding’in, 2X660 MW gücündeki santraline “ÇED olumlu” raporu verilir. Bartın halkının iki binin üzerinde başvuruyla kararın iptali için dava açmasına karşın, çalışma, bir akıldışılık olarak sürmektedir Amasra’da.

ÜRETİM KÜLTÜRÜYLE YOĞRULAN KENTİN GENETİK KODLARIYLA OYNANIYOR

Gelinen noktada Zonguldak Kömür Havzası’nda özel sektörle birlikte üretilen kömür 1 milyon ton civarındayken, termik santrallerle demir çelik fabrikalarında tüketilen kömür, 12 milyon ton civarında seyretmektedir. Aradaki fark ithalat yoluyla karşılanırken, ocakların iyileştirilmesine yönelik ciddi bir yatırım yapılmadığı gibi, işçi açıklarının giderilmesi için de bir çalışma bulunmamaktadır. Hoş öyle olsa da yöre halkı ve doğası için bir şey değişmeyecektir, ama AKP’nin çok sevdiği “yerli ve milli” sözcüğü, Zonguldak’ta, bir palavradan ibarettir kısaca.

Kömür üreten değil, kömür tüketen bir kent haline getirilen Zonguldak, üretim kültüründen uzaklaştırılarak, adeta, genetik kodlarıyla oynanmaktadır. Son olarak kamunun sahip olduğu maden sahalarının kiralama değil de tümden devir yoluyla özelleştirilmesine olanak tanıyan Torba Yasa’ya karşı kendini ocaklara kapatıp direnişe geçen işçiler, bir “kültürel ve ekonomik soykırım” saydıkları politikalara karşı da direnmektedir aslında.

Ancak yukarıda anlatmaya çalıştığım tarihsel süreç, hem işçilerin, hem devletin, hem de Türkiye solunun bu konudaki pozisyonlarını sorgulamasını gerektirmektedir. Gerektirmektedir, çünkü 1848’den bu yana 170 yıldır üretim yapılan havzanın özetlemeye çalıştığım tarihi de göstermektedir ki, Zonguldak kömür havzasının gelişimi, büyük acıların, insanlık dışı çalışma koşullarının, insan kıyımının da tarihidir aynı zamanda. Yerin altındaki kör karanlıklarında yitip giden emekçilerin yalnızca tespit edilebilenlerinin sayısının 6 bine yaklaştığını söylemek bile, kömür denen sessiz katilin, nasıl insan tüketen bir canavara dönüştüğünün en açık kanıtıdır.

Öte yandan havza jeolojisi son derece bozuktur. Kuvvetli tektonik streslere maruz kalan arazi, sayısız fayla parçalanmıştır. Kömür damarları, kimi yerlerde 90 derece açıya ulaşmaktadır. Bu nedenlerle üretim son derece güç şartlar ve ilkel metotlarla yapılmaktadır. Belli bir stabilitesi olmadığı için mekanize kazı sistemlerini uygulamak da güçtür. Bu bozuk yapı, iş kazaları risklerini artırdığı gibi, maliyetleri de yükseltmektedir. Maliyet de piyasa tanrılarının hiç sevmediği bir kavramdır.

Havzada ucuz olan tek şey insan emeği ve canıdır. Dahası, uzun tarihinin en parlak döneminde bile en çok 6 milyon ton üretim yapılan havzanın, ülkenin 20 milyon tonlara çıkan ve çağdışı enerji politikalarıyla sürekli artma eğiliminde olan taşkömürü ihtiyacını karşılaması mümkün değildir. En önemlisi de hırslı siyasetçilerin bir arpalığına dönen, ehliyet, liyakat sistemi bozularak üretemez hale getirilen devlet işletmeciliği, şu haliyle, maddi ve insani kaynak savurganlığından başka bir şey değildir. Fosil yakıtların dünyayı sürüklediği ekolojik felaket de göz önüne alındığında, havzada üretim yapılmasını savunmanın akli hiçbir gerekçesi yoktur.

 

KATILIMCI BİR SÜREÇ İŞLETİLMELİDİR

Peki, öyleyse ne yapılmalıdır? İşsiz, aşsız geleceksiz bırakılan ve sürekli yarın endişesi yaşayan yeraltı insanlarına, bir de solcular ve ekolojistler mi “Ne haliniz varsa görün” diyecektir? Elbette hayır! Bizler, verili koşullarda, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan bu insanların çalışma hakkına sonuna kadar sahip çıkmalı, bu uğurda verdikleri mücadelenin, amasız fakatsız yanında olmalıyız. Bu her şeyden önce insani ve vicdani görevdir, bundan bir adım bile geri durulması kabul edilemez.

İşe ülkenin enerji politikalarını sorgulayarak başlayacağız en başta. Fosil yakıtları temel alıp savurganlıktan beslenen, tüketimi başat kaygı olarak gören enerji politikalarına şiddetle itiraz ederek, yenilebilir kaynaklara mümkün olan en hızlı dönüşümü sağlamak için mücadele edeceğiz daha sonra. Bunun her halükarda uzun bir zaman alacağını düşünerek, çok sabırlı olacağız.

Dahası, enerji politikalarının belirlenmesinde, katılımcı bir sürecin işletilmesini savunacağız. Konunun tarafı olan ve bu alanda uzmanlaşmış kurum, kuruluş ve kişilerce tartışılarak, ekolojik temelli çözümler bulunması gibi bir önemli görevin önümüzde durduğunu hiç unutmayacağız. Havzanın yeniden yapılandırması sorununun da aynı katılımcı yaklaşımla ele alınmasını savunacağız. Ekonomik olduğu kadar sosyal, kültürel ve ekolojik boyutu olan sorunun başta kamu kuruluşları, işçi, işveren temsilcileri, sendikalar, meslek odaları, mühendislik örgütleri, ekonomistler, sosyal çalışma ve enerji uzmanları ile ekolojistlerce tartışılmasını isteyecek, sürecin sosyal politikalarla desteklenmesi mücadelesini vereceğiz. Çeşitli beceri ve meslek edinme kursları açılarak, buralarda yeni işlevler kazandırılan insanların, geliştirilecek farklı sektörlerde istihdam edilmesinin zorunluluğunu anlatacağız dilimizin döndüğünce. Bu yapılmadan işsiz, aşsız, geleceksiz bırakılan insanların en kötü koşullardaki işini bile korumak için her türlü çabayı göstereceği açıktır ve bana sorarsanız bu mücadele kutsaldır.

YEŞİL EKONOMİK DÖNÜŞÜMÜN BAŞARI ÖYKÜSÜ YAZILABİLİR

Sözü bu yılın mayıs ayı içinde yapılan ve Zonguldak yöresinin gelişimi için yeşil ekonomi bağlamında alternatifler yaratmayı amaçlayan “Ekonomik ve Ekolojik Sürdürülebilirlik Açısından Filyos Vadisi Sempozyumu” sonuç bildirgesinden bir pasaj ile bağlayalım: “Sempozyuma katılarak görüşlerini açıklayan üreticilerin de teyit ettiği gibi tarım, hayvancılık, arıcılık, orman ürünleri gibi zengin potansiyelin desteklenmesi durumunda, hiçbir kirli teknoloji ürünü yatırıma gereksinim duymadan çok daha iyi bir ekonomik gelişim, refah düzeyi çok daha yüksek bir bölge yaratılabilir. Kamunun bu alanlarda ciddi desteklemeler yaptığı da anlaşılmaktadır. Diğer yandan da aynı alanda yörede yaşayanların tarımsal üretim yapmasını engelleyecek endüstriyel tesislerin kurulmaya çalışılmasının izahı mümkün değildir. Filyos ve Türkiye’nin önündeki tek seçenek enerji, demir-çelik ve inşaata dayalı ekonomik büyüme patikası olamaz.  Bu patika ekonomik, toplumsal ve ekolojik açılardan da zaten sürdürülemez durumdadır. Irmağı, ormanı, tarımsal alanları, mandası, insanı, zengin flora ve faunasıyla Filyos Vadisi yeşil ekonomik dönüşümün pilot bölgesi seçilerek bir başarı öyküsü yazılabilir.”

(*) Yerel Halkın Sesi Gazetesi Yazarı, Yeşil Sol Parti Üyesi