Ahmet İnsel; Emekçilerin yeni özgüven ihtiyacı

E.P.Thompson, İngiliz işçi sınıfının oluşumunu incelediği kitabında, dünyanın ilk sanayi proletaryasının sınıf bilincine sahip bir aktör olarak ortaya çıkmasının kendiliğinden değil, siyasal çatışmalar içinde gerçekleştiğinin altını çizer[1]. Topraklarından kovulan, yollara dökülen mülksüzlerin fabrikalarda toplanması işçilerin bir sosyal sınıf olarak toplumda yer almaları için yeterli değildir. 19. yüzyılın ilk yarısındaki oligarşik İngiliz toplumunda, çalışma koşulları ve ücretlerle ilgili mücadelelerin yanında, demokrasi, ifade özgürlüğü, genel oy, saygınlık hakkı gibi talepler etrafında oluşan toplumsal hareketliliğin ve mücadelelerin yükselen bir proletarya bilinci yarattığını belirtir.

Marx da, işçi sınıfından bahsederken, toplumsal grup oluşturduğunun bilinci içinde birleşmiş emekçileri kasteder. Sınıf olma bilinci sınıf olarak siyasal aktör olma iradesinin kaynağıdır. Sadece kendi mesleki konumunun talepleriyle sınırlı olmayan, bütün toplumu kucaklayan bir gelecek projesi, bir ortak ütopya dile getirebilmenin yolunu açar. O dönemde işçi sınıfı haldeki toplumun asli üretici gücü ve daha önemlisi, gelecek toplumun yaratıcı gücü olarak kendini görmektedir. Ortaklık bilincinin yanında, gelecek ideal toplumun asli yaratıcı gücü olma özgüvenine dayalı bir siyasal bilinçtir bu. Ama 19. yüzyıl sonunda başlayan yeni üretim düzeni ve onu izleyen teknolojik değişiklikler, sanayi işçilerinin asli üretici güç olma konumlarını hızla gerilettiği gibi, daha önemlisi, yeni toplumun kurucu ve yaratıcı gücü olma iddiasını da giderek zayıflattı. Sanayi sonrası toplumda, yukarıda belirtilen anlamda artık bir sosyal sınıf oluşturmayan bir emekçi kitlesinden söz edilir oldu. Dar anlamda işçi sınıfı o tarihi mücadeleyi kaybetti.

Bugün dar anlamda işçi sınıfının çalışanlar topluluğu içinde payının giderek küçüldüğü, hatta bazı toplumlarda mutlak olarak azaldığı bir gidişin hızlandığı bir dönemdeyiz. Bunun yanında işsizlik, düzensiz çalışma, işin niteliksizleşmesi gibi nedenlerle sınıf homojenliğinin dağıldığı ve bu iki gelişmenin sonucu olarak, işçi sınıfının siyasal aktör olma niteliğinin zayıfladığını, yer yer kaybolmaya yüz tuttuğunu çoğu yerde gözlüyoruz. Bu geçici bir geri çekiliş değil. Üretici güç olarak köylülüğün marjinalleştiği gibi, sanayi işçisi de marjinal bir konuma doğru evriliyor.

Buna karşılık, sadece başkasının maddi tüketim ihtiyacını değil, kendisi dışında bir başkasının, özgürlüğünü, özerkliğini, gelişmesini sağlayan emek türleri de artıyor. Eğitim-öğretim, sağlık, sosyal hizmetler, çocuk ve yaşlı bakımı, çevre koruma, geniş anlamda kültürel faaliyetlerde istihdam artıyor. Ortaklığa dayalı işçi sınıfının temel iddiası, ortak yararı yüksek ve müşterekliğe dayalı yeni faaliyetler etrafında yeniden ön plana çıkıyor. Kitlesel ve kalıcı bir işsizliğin yanında, emek piyasasının düzensizleştirilmesiyle ortaya çıkan istikrarsız işlerde istihdam edilen yeni bir emekçi türü, prekarya da giderek büyüyor ve yaygınlaşıyor. Küreselleşmenin yarattığı yeni üretim ilişkilerinin sonucunda, emekçiler arasında küreselleşmeye uyum sağlayanlar ve sağlayamayanlar ayrımı yeni ve büyük bir toplumsal çatışmayı besliyor. Bunun sonuçlarından biri, güvenlik amaçlı istihdamın da artması.

Sol düşüncenin ve siyasal hareketlerin, işçi sınıfını sadece maddi üretim içinde düşünmenin hem emekçi kesiminin büyük bir kısmını kucaklamakta zorluk çektiğini, hem de yaşanan toplumsal dönüşümün gerisinde bıraktığını birçok yerde görüyoruz. İşçi sınıfını sadece maddi üretim içinde düşünmek, tasarlamak iki açıdan solun dikkat etmesi gereken bir tuzaktır. Birincisi, çalışmayı yalnız maddi üretim ve sürekli artmak zorunda olan bir üretkenlik içinde tasarlamaya sürükler. Bu da her şeyi iktisat ve büyüme perspektifine indirgemeye yol açar. İkincisi, insanlar arası ilişki demek olan toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli emeği, zamanı, özeni maddi üretim gereklerinin önceliğine feda eder. Emeğin toplumsal yaşamın insanileşmesi faaliyeti de olduğunu geri plana tarar. Bu açıdan kadın hareketi, maddi tüketim ve sermaye birikimi odaklı olmayan yeni emek kavramının en anlamlı ve en ileri ifadesini oluşturuyor. Kadınlar, dünyanın her yerinde, diğerkâm emek olarak tanımlanacak faaliyetleri hem aile içinde hem yüz yüze toplumsal ilişkiler ortamında gerçekleştiren esas güç olmalarının anlam ve önemini giderek daha fazla kabul ettiriyorlar. Bu aynı zamanda kadınların sadece biri belki ücretli olan iki, üç işi birden sırtlarında taşıdıklarının toplumsal olarak tanınması ve bu yükü erkeklerin paylaşması gereğine işaret ediyor. Kadınlar başta olmak üzere, emekçilerin topluluğa yaptıkları armağanın değeri, piyasada üretilen değerden aslında daha büyüktür. Sadece simgesel olarak değil, zaman olarak da daha büyüktür.

Bu ortak yarara ilişkin faaliyetlere vurgu yapmak, aynı zamanda bireysel verimlilik ideolojisine direnmek demek. Genel bir yurttaşlık geliri hakkı, yoksullukla mücadele politikası aracı olarak değil, tam da değeri piyasa tarafından tanınmayan ama toplumun insanca yaşanır halde kalmasını sağlayan diğerkâm faaliyetlerin tanınması, kısmî de olsa karşılığının verilmesi aracı olarak sol hareketlerin gündeminde olmalıdır. Artan oranlı gelir vergisi, servet vergisi, miras vergisi, uluslararası spekülatif finans hareketlerinin vergilendirilmesinden edinilecek kamusal gelir, yurttaşlık gelirini besleyebilir. Böyle bir gelir hakkı, herkese, istediği alanda ve biçimde, elinden geldiğince ortak yarara dair bir şey verme, üretme, bir katkıda bulunma olanağını da arttıracaktır. Sol hareketlerin bu konuda yol gösterici ve özendirici olmaları, örnek girişimlere öncülük etmeleri, onların yeni bir eşitlikçi, özgürlükçü ve dayanışmacı toplumsal tahayyülün güçlenmesinin taşıyıcısı olmalarını sağlayabilir. Sol, aşırı bireyci ve rekabetçi sanayi sonrası toplum düzenine karşı dayanışma, eşitlik ve diğerkâmlığı öne çıkarırken, verimliliği salt bireysel ve piyasa değeri boyutuyla ele alan ideolojik hegemonyayı zayıflatacak yaratıcı söylem ve eylemlerle küresel kapitalizmin dışladığı kesimleri kucaklayabilir.

Çevre ve kadın hareketlerinin yanında, sol müştereklik temasına dayalı bir üretim ve paylaşım fikrini ve bunun mümkün uygulamalarını öne çıkarmalıdır. Solun sadece paylaşımla ilgilenmeyip, üretim konusunda da sol değerlere uygun üretim ilişkili ve biçimlerini savunması, mülklülerin ve teknokrasinin üretimin düzenlenmesi konusundaki tahakkümünü kırması mücadelesini vermesi beklenir. Üretim sorununa eğilmeden, yalnız paylaşımla ilgilenmek, sadece kısmi düzeltici toplumsal müdahalelerle kendini sınırlamak demektir.

Türkiye’de bugün iktidarın ağır siyasi baskısı emekçilerin hak mücadelelerini de kısıtlıyor. Adalet talebi sadece yargıyı değil, küresel ekonomik düzenin aşırı rekabetçi baskısı altında iktisadi yaşamı da kapsayan bir toplumsal talep bugün. Eşitlikle özgürlüğün birbirini tamamladığı bir dengede, kimlik tanınması taleplerini küçümsemeden ama onlara teslim olmadan, emekçilerin hak ve haysiyet taleplerini eşit yurttaşlık talebi içinde bütünleştirebilmenin en önemli ilk adımı, emekçilerin kendi yaratıcı güçlerine olan yeni bir özgüvenin tesisidir. Sosyal ve demokratik cumhuriyet şimdi ve burada hâlâ solun hedefi olmaya devam ediyor.

[1] E. P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, (çev. Uygur Kocabaşoğlu), İletişim Yayınları, 2015.