Ahmet Asena : Sonun Başlangıcı Mı?

Günübirlik siyasal tartışmaları bir yana bırakırsak ülkemiz siyaseti kısa bir süredir görece sakin gözüküyor. Bildik bir deyimle ifade edersek fırtına öncesi sessizlik durumuna benzer bir süreç yaşanırmış gibi bir durum var. Siyasal aktörlerin neredeyse tamamı gelecek büyük kavgaya hazırlık yapmaya çalışıyorlar.

AKP’nin Genel Başkanı Erdoğan’ın komutası altında sürdürdüğü hazırlıklar, kavganın çok sert ve ülkenin tüm coğrafyasına yayılmış bir şekilde gerçekleşeceğinin açık karinesi niteliğinde. Hedefleri, liderliği sorgulamak bir yana, sadece yöntemlere itiraz etme ihtimali olanlar bile en azından şimdilik dolaba kaldırılmış; Hükümet, örgüt ve ordu yeni isimlerle donatılmış durumda.

CHP Adalet Yürüyüşü sırasında yakaladığı havayı tırmandırmak bir yana, beceriksiz şekilde organize ettiği, siyaseten hiçbir iddia ortaya koyamayan Kurultay ile gazını kaçırırsa bile, Kılıçdaroğlu usulü bir “iktidar yürüyüşü” içindeyken, AKP ve MHP kızgınlarını kazanmayı amaçlayan Akşener yeni partisinin hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyor.

Bütün bunların Başkanlık seçimlerine hazırlık olduğunu söylemek görünüşte doğru ama eksik bir tespit olur. Bütün bu hazırlıklar o seçimlerden çok daha önemli bir nedenle, ülkeyi kimin nasıl yöneteceğini belirleyebilmek amacıyla yapılıyor. Dahası AKP’nin “enternasyonalist” ideolojisi nedeniyle bu süreç Ortadoğu’da olup bitenlerle neredeyse birebir bağlantılı. AKP kesin bir yenilgiye uğramadıkça bölgedeki iddialarından ve politikalarından vazgeçmeyecek. Buna kadim Kürt Devleti korkusunu da eklediğimiz zaman   ne kadar karmaşık ve sert bir süreçle karşı karşıya kalacağımız bugünden belli gibi duruyor. Sonuçlar sadece Türkiye için değil tüm Ortadoğu için önem taşıyor.  AKP’nin   böylesi kapsamlı ve her şeyi göze alan bir tutumla hazırlanmasının nedeni de bu durum. Kaybetmenin kendisi için sonun başlangıcı değil “son” olacağını bilen AKP ve Genel Başkanı tüm gücünü toparlamaya çalışıyor.

2002 yılında ülke içindeki sosyal ve siyasal ortamla uluslararası koşulların çakışması sonucunda iktidara taşınan AKP, benzer koşulların etkisiyle iktidardan yuvarlanma korkusu taşıyor.    Ortadoğu’da Irak ve özellikle Suriye’de ortaya çıkan son gelişmeler, geçici de olsa yeni bir dengenin kurulmasının eli kulağında olduğunu gösteriyor. Kimin kazanacağı konusunda birçok yorum yapılabilmesi mümkün ama büyük bir sürpriz olmaz ise, kaybedenlerden birinin AKP Hükümeti olacağı kesin gibi. Uluslararası güç odakları, son dönem politikaları nedeniyle güven duymadıkları AKP’nin iktidardan düşmesini engellemek için hiçbir şey yapmak istemedikleri neredeyse açıkça ilan ederken, Ortadoğu’nun yerel güçleri içinde AKP ile iş birliği yapmak isteyen hemen hiçbir kesim bulunmuyor.

Diğer yandan ülke içi sosyal ve siyasal ortamda, AKP’nin iktidarda kalmasını zorlaştıracak bir değişim gözleniyor. Bu 15 yıllık iktidarın “metal yorgunluğundan” çok daha derin bir durum. Son referandumda genç seçmenlerin çoğunluğunun hayır oyu kullanması bunun en çarpıcı dışavurumlarından birisi niteliğinde. AKP, izlediği politikalar nedeniyle, baştan beri muhalif olan kesimlerin yanı sıra kendisini iktidara taşıyan yoksul ve mütedeyyinlerin, merkez ve merkez sağ seçmenin oylarını kaybetmeye başlamış durumda. Kürt seçmenlerin desteğininse, normal koşullarda bir daha geri gelmeyecek şekilde yok olduğu açıkça görülüyor. MHP desteğinin bu kaybı durdurmaya yetmeyeceği referandum sonuçlarıyla açıkça ortaya çıkmış durumda. Akşener’in yeni partisi tam da bu kesimlerin sözcüsü olmayı hedefleyen bir girişim olarak okunabilir.

Kendisini destekleyen güçlerin desteğini kaybetmiş, dahası bu güçler tarafından tasfiye edilmek istenen bir AKP’nin bu yıkılışın altından kalkabilmesi ise neredeyse imkansız gibi gözüküyor. AKP’nin her şeyi göze almış gözüken hazırlıklarının nedeni de bu sonucu engelleme çabası.  AKP %50 civarındaki seçmen kitlesini çözülme başlamadan konsolide etmek istiyor. Bu amaçla ülke içinde ve dışında çatışmacı bir dille politika yapıyor, hatta kendi seçmeni üzerinde “biz gidersek onlar gelir” tarzı bir korkutma politikası izliyor.   Yarattığı iç ve dış düşmanları onların önüne koyup uyguladığı baskıcı politikalara onay istiyor.

Ne var ki AKP seçmeni farklı sosyolojik ve sınıfsal kesimlerden oluşuyor ve bunları bir araya getirebilecek ideolojik ve politik harç olmazsa olmaz bir ihtiyaç.  Yakında ayan beyan görülecek Ortadoğu yenilgisi, ekonomimizin en önemli ayakları olan AB ve ABD ile tırmanan gerilim ve ekonomik politikaların artık yoksullardan çok “yeni zenginleri” kolluyor olması bu harcın karılmasını neredeyse imkansızlaştırıyor. Sadece Kürt korkusu ve dini ideoloji üzerinden kurulacak bir ideolojik-politik hat ise bu AKP seçmenini tümüyle kapsamaktan uzak gözüküyor.

Bütün bu tabloya rağmen AKP’nin kendiliğinden iktidardan gideceğini düşünmek tam bir hayalcilik olur. Bilindiği gibi tarih iktidarın el değiştirmesinin sadece nesnel koşulların varlığıyla gerçekleşmediğini, öznel koşullarında hazır olması gerektiğini defalarca göstermiş durumda.  Genel Başkanları önderliğinde yaptıkları hazırlıklar mevzilerini kolay kolay terk etmeyeceklerinin karinesi niteliğinde. AKP kurmayları, karşılarındaki güçlerin zaaflarını da kullanarak içerideki iktidarını korumayı ve emperyalist güçlere “tek seçenek” olduklarını göstermeyi hedefliyor. Bunu başarabilmek için gerekirse Ortadoğu politikalarını tümüyle değiştirip yeni döneme tam bir uyum sağlamayı bile göze alması mümkün.

Bütün bunların AKP’nin seçmenleri üzerinde yaratacağı etkiler ise öngörülebilir gibi değil. Bu nedenle OHAL ile başlayan baskıcı uygulamalar ve ayrıştırıcı söylem sadece muhalif kesimlere değil aynı zamanda kendi tabanlarına da bir gözdağı niteliği taşıyor.

Diğer yandan AKP muhalefeti de öznel olarak   iyi bir durumda gözükmüyor. Kürt muhalefetinin gözü ve kulağı sınır ötesi gelişmelere kitlenmiş durumda. Farklı partilerden laik ve modernist seçmenlerin biriken tepkileri, Adalet Yürüyüşü’nün de gösterdiği gibi bir  patlama eşiğinde ama bunu pozitif enerjiye çevirebilecek bir politik örgütlenme ortada yok. Merkez sağ ve merkezde yer alan ve MHP çizgisinden gelen seçmenlerin Akşener tarafından kurulacak olan partiyi bekledikleri görülmekle birlikte, geniş anlamıyla sol muhalefette tam bir belirsizlik hali var. CHP cenahında Kılıçdaroğlu tarzı “kendisine altın tepside sunulacak iktidara ürkek adımlarla yürüme” dışında bir çalışma neredeyse yok. Kendi sağından gelecek oylara gözünü dikmiş ama bunu sağcılaşarak sağlayacağını sanan bir kurmay heyeti ile daha iyisini beklemek de ham hayal olsa gerek.

Oysa Hayır oylarını ortaya çıkaran   karmaşık sosyal ve siyasal bileşimin, bulabildiği her fırsatta AKP iktidarından kurtulmak için hamle yapacağını beklemek hayalcilik olmasa gerek. Bu bileşimin özgürlükçü, eşitlikçi, kuvvetler ayrılığına dayalı bir politik program etrafında bir araya gelebilmesi halinde AKP   için yenilgi kaçınılmaz olacak.

Yukarıda değinilen politik programın oluşturulması zor gözükmekle beraber mümkün olan bir şey. Referandum çalışmalarında gösterilen sağduyu bu konuda umut vaat etse bile unutmamamız gereken bir gerçeklik var. Referandum da sadece “Hayır” denmesini istedik. Bu sefer ne yapacağımızı da anlatmamız gerek. İçinde yaşadığımız dönemden mıntıka temizliği yapmadan çıkamayacağımızı bilerek azami taleplerimizi değil bu günün yakıcı ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlı;  kimliklerin tanınmasında, iktisatta, çevre ve iklimde, katılımda adalet sağlama hedefini ortaya koyan bir yaklaşım  sonuca ulaşmanın ilk koşulu. İkinci koşul ise siyasetin ağırlık merkezini yurt dışına kaydırmış gözüken Ortadoğu’daki gelişmeleri gözden kaçırmadan, sınırlarımız dışındaki mücadeleye arkamızı dönmeden ama esas sonucun Türkiye’de alınacağını bilerek politika oluşturmak.  Bu iki koşulun yerine getirilebilmesi için CHP seçmeninden HDP seçmenine kadar tüm kesimlere ve siyasi örgütlenmelere büyük bir sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluğu yerine getirebilirsek kısa vadede kaybetsek bile orta vadede kazanmamız mümkün olacak. Tersi bir durumda hepimizi karanlık bekleyecek.